40 yaşında yüksek lisans!
Aralarında bana "teyze" diyen çıkar mı acaba?
Belki "abla"...
İzin veremem hayır, hayır, buna izin veremem.
Aralarında dedikodu yapacaklar belki.
Ne işi var la bu kocakarının burada?
Ben de cevap veririm:
"Size ne la? Aklımla başım arasındaki mesafe uzundu. Yeni kavuştular birbirlerine.
Hesap mı vereceğiz bu yaştan sonra? Dağılın!
Büyüklerinize saygı gösterin. Çarparım.
Derslerde de öyle her lafa karışmayın.
Büyüklerin sözünü dinleyin. Onlar ne derse doğrudur.
Öyle ders arası çay kahve falan getirin, hürmet edin!
Gerekirse ders notlarınızı paylaşın. Projelerde falan yardımınızı esirgemeyin...
Ben de size yardımcı olurum uslu olursanız.
Yolumun üstündeyse (ama saaaaaadece yolumun üstündeyse) ders çıkışı eve bırakırım mesela...
Yaşlı kemiklerimi yormayın daha fazla! İşten çıktım yorgunum. Daha eve gidip ev hanımlığı olarak yemek, okul çocukluğu olarak ders, iş kadınlığı olarak ütü, oje gibi hazırlıklar yapacağım."
Heyecanlı değilim, hayır.
Ürkmüyorum zibidilerden!
Şaka la, şaka!!! Şaka diye yazdım.
Batırdım.
Salı, Ocak 25, 2011
Cuma, Kasım 19, 2010
şifre manyağı oldum
Aman da aman...
Aylar yıllar oldu yazmayalı, buralara ilişmeyeli... Kullanılmayan bilgileri minik beynim çöpe atmış. (niye "minik" dedim ki bu muhteşem yaratığa?) (niye "muhteşem" dedim ki bu kendi halinde mütevazi organa?) ...... devam edebilirim.
Kullanılmayan bilgi olan o birkaç harflik şifremi unutmuşum işte... Onu gir, buna bak, yedek mail adresi yaz derken başıma ağrılar girdi. Sevmiyorum bu işleri. Bana yapılmışını getirsinler.
Aylar yıllar oldu yazmayalı, buralara ilişmeyeli... Kullanılmayan bilgileri minik beynim çöpe atmış. (niye "minik" dedim ki bu muhteşem yaratığa?) (niye "muhteşem" dedim ki bu kendi halinde mütevazi organa?) ...... devam edebilirim.
Kullanılmayan bilgi olan o birkaç harflik şifremi unutmuşum işte... Onu gir, buna bak, yedek mail adresi yaz derken başıma ağrılar girdi. Sevmiyorum bu işleri. Bana yapılmışını getirsinler.
Perşembe, Temmuz 17, 2008
KENDİMDEN ŞÜPHELENİYORUM
Boş kaldığımda, mesela işe giderken yolda, televizyona sırf açık olduğu için bakarken koltukta, kafamı çalıştırmaya gerek olmayan işler yaptığımda kütüphaneyi düzeltmek, bıncır cıcık toz almak gibi, kendi kendime çok komik şeyler kurgulayıp kafamdan, kahkahadan geberene kadar gülüyorum içimden...
Böyle böyle yapa yapa, bir neşe bir neşe bende...
İçimi güldürüyorum, içim dışıma çıkıyor.
İyi oluyor.
Ey güzel Allah'ım!!!
Eğlenmek için bile kimseye ihtiyacım kalmadı mı?
Peki bu hayır mıdır, yoksam şer mi?
Böyle böyle yapa yapa, bir neşe bir neşe bende...
İçimi güldürüyorum, içim dışıma çıkıyor.
İyi oluyor.
Ey güzel Allah'ım!!!
Eğlenmek için bile kimseye ihtiyacım kalmadı mı?
Peki bu hayır mıdır, yoksam şer mi?
Pazartesi, Şubat 18, 2008
LEBLEBİ ÇEKİRDEK VİZESİ
2007-2008 Eğitim Yılı
1.VİZE
SORULAR
1-Neden koca bir kase leblebiyi yanında şekerli çayla kıtır çıtır yerken, karışık kuruyemiş çanağında bademlerin, fıstıkların ardında leblebiler hep arta kalıp sürünür?
2-Dallas'daki Bobby, abisi JR'ın tüm pisliklerine rağmen pür-i pak kalmayı başarırken, ne yapıp kirli işlere bulaşmıştı da "Amanın, ben de çamura bulaştım!" demişti?
3-Çayyolu Belediye Başkanlığı'na aday olmam, yakın çevremde manidar ve yandan çarklı gülümsemelere neden olur mu?
4-Güzel kurabiyeler yapmak, hamurla eğlenmek, onlara şekil verirken mutluluktan uçmak, seramik yapmaya yetenekli olduğumun bir göstergesi olabilir mi? Değilse, bu sonuca ulaşmam kendimle ilgili pek hoşnut olmayacağım başka bir özelliğin göstergesi midir?
5-Tıp, ampirik bir bilim dalı mıdır? Evet ise, 'tıp'tan faydalananlara ne denir?
6-Kan tahlili yaptırmam için akın akın büyüyen aile-arkadaş baskısına karşı, yukarıdaki sorunun cevabı kullanılabilir mi?
7-Sinop'a bütün karşı koyuşlara rağmen nükleer santral yapılması durumunda yine de büyüyünce orada yaşamak konusunda verdiğim kararı gözden geçirmem gerekir mi?
8-Türkiye'deki bütün tarih ve doğa harikalarının nükleer santral, baraj, sondaj yapmak suretiyle içine edilmeye çalışılması, "güzel kız, ama talihsiz" gibi bir benzetmeyle örtüşebilir mi?
9-"Aptallık" konusunda, "Karşındakinin zekasını hesaba katmayan" tanımlamasının üzerine daha iyisi bulundu mu?
10-Bir ağır ceza hakimi ayan beyan, memleketimin bir bölümündeki insanların hepsinin, hilafsız hepsinin berbat olduğunu söylerse, kendisinin meslek ahlakından şüphe edilip aynı zamanda kafatası avcılığıyla suçlanabilir mi? Bu suçlama için bana "karşı dava" açar mı?
11-Ayşe, günde 6-8 saat arası uyuyamazsa, ertesi gün kendini iyi hissetmiyor. Şu an saat 22.50. Ayşe'nin yarın saat 05.50'de kendini iyi hissederek kalkabilmesi için, en geç kaçta yatması gerekir?
1.VİZE
SORULAR
1-Neden koca bir kase leblebiyi yanında şekerli çayla kıtır çıtır yerken, karışık kuruyemiş çanağında bademlerin, fıstıkların ardında leblebiler hep arta kalıp sürünür?
2-Dallas'daki Bobby, abisi JR'ın tüm pisliklerine rağmen pür-i pak kalmayı başarırken, ne yapıp kirli işlere bulaşmıştı da "Amanın, ben de çamura bulaştım!" demişti?
3-Çayyolu Belediye Başkanlığı'na aday olmam, yakın çevremde manidar ve yandan çarklı gülümsemelere neden olur mu?
4-Güzel kurabiyeler yapmak, hamurla eğlenmek, onlara şekil verirken mutluluktan uçmak, seramik yapmaya yetenekli olduğumun bir göstergesi olabilir mi? Değilse, bu sonuca ulaşmam kendimle ilgili pek hoşnut olmayacağım başka bir özelliğin göstergesi midir?
5-Tıp, ampirik bir bilim dalı mıdır? Evet ise, 'tıp'tan faydalananlara ne denir?
6-Kan tahlili yaptırmam için akın akın büyüyen aile-arkadaş baskısına karşı, yukarıdaki sorunun cevabı kullanılabilir mi?
7-Sinop'a bütün karşı koyuşlara rağmen nükleer santral yapılması durumunda yine de büyüyünce orada yaşamak konusunda verdiğim kararı gözden geçirmem gerekir mi?
8-Türkiye'deki bütün tarih ve doğa harikalarının nükleer santral, baraj, sondaj yapmak suretiyle içine edilmeye çalışılması, "güzel kız, ama talihsiz" gibi bir benzetmeyle örtüşebilir mi?
9-"Aptallık" konusunda, "Karşındakinin zekasını hesaba katmayan" tanımlamasının üzerine daha iyisi bulundu mu?
10-Bir ağır ceza hakimi ayan beyan, memleketimin bir bölümündeki insanların hepsinin, hilafsız hepsinin berbat olduğunu söylerse, kendisinin meslek ahlakından şüphe edilip aynı zamanda kafatası avcılığıyla suçlanabilir mi? Bu suçlama için bana "karşı dava" açar mı?
11-Ayşe, günde 6-8 saat arası uyuyamazsa, ertesi gün kendini iyi hissetmiyor. Şu an saat 22.50. Ayşe'nin yarın saat 05.50'de kendini iyi hissederek kalkabilmesi için, en geç kaçta yatması gerekir?
Salı, Ocak 22, 2008
"SU"DAN ŞEYLER
SUyu seviyorum.
Yüzüme çarpmasını seviyorum sabahları... Obsesif olduğum için, 8 kere sağ tarafa, 8 kere sol tarafa, 3 ortaya, 3 gıdıya... Sonra aynaya bakıp, aşağı sarkmış kaşlarımı düzeltip, kendime öpücük atıyorum... Bazen de gülümseyerek çeşitli açılardan nasıl göründüğüme bakıyorum.
Her şeyi temizleyebilmesini seviyorum... Kirli vücudumuzu, kirli elbiselerimizi, kirli tabaklarımızı ve dahi, kirli düşüncelerimizi... Suyun içindeyken, akan suyun altındayken, suyla uğraşırken aklımdan kötü bir düşünce geçtiğini hatırlamıyorum... Kötü rüyalarımızı bile akan suya anlatmıyor muyuz, alıp götürsün kötülüğü diye? Kahve falından sonra fincanı yıkarken "iyisi bana, kötüsü suya" demiyor muyuz? Bütün "kirli"leri alıp temizliyor su, ama kendinde biriktirmiyor...
İçmesini seviyorum... Çocukken, babaannemin evinde kocaman bir testi, üzerinde kaneviçe bir örtü, onun üzerinde kenarları tırtıklı melamin bir tabak ve en üstte de küçük bir maşrapa vardı. Çok severdim o düzeneği. Herkesin gözünün içine bakardım "su isteseler de getirsem" diye. Su hep serin olurdu onun içinde bir de... Hani biraz ılık, biraz soğuk karıştırırsın da, en lezzetli ısıya ulaşır... Öyle... Onun içindekini karıştırmaya gerek yoktu. Her daim en lezzetli serinlikteydi ve içinden su alması çok zevkliydi...Bizim evdeki, musluklu bidondu. Yazın kötü kokardı su.
Bir de bir 'kabahat' işlerdim çocukken... Su isteyen misafirlere, tam da annemin öğrettiği gibi, bardağın en parlağını seçip, altına şık bir bardak altı koyup, bardağa elimi sürmeden götürürdüm. Ancak mutfaktan getirene kadar, yürürken, illa ki bir-iki yudum içerdim üzerinden. Öylece verirdim misafire... Dayanamıyordum belki o güzel görüntüye... Güzel bardak, serin su. Hiç sektirmeden yaptım bunu. Ne zamana kadar, bilmiyorum. Acaba çakan olmuş mudur bunu? Dudak izim çıkmış mıdır hiç?
Bahçe sulamasını, saksıdaki çiçeklere su vermesini seviyorum. Eski apartmanımızın önünde güzel bir bahçe vardı. Cemal Amca bahçeyi sularken alırdım elinden. Öyle herkese vermezdi hortumu. Öğretmişti bana: Ağaç diplerine bolca, çiçeklere hortumun ucunu iki parmağınla kıstırarak püskürtme usulü, havadan... Bazen o esnada mahallenin çocukları gelir su isterlerdi. O zaman hortumu biraz uzatıp, boşluğa bırakırdım suyu, gelip içerlerdi. Niyeyse önemli hissederdim kendimi.
En çok da, yeni çiçek ektiğim zaman, 'can suyu' vermesini seviyorum. Toprağı iyice bastırıp sağlamlaştırdıktan sonra verirsin o suyu, 'can' alır çiçek. Kutsal bir iş gibi gelir bana bu... Zaten ismi de gayet ağır: CAN suyu...
Suyu seyretmesini seviyorum. Kim sevmez ki? Ama 'gerçek' suları seviyorum, öyle belediye yapımı zevksiz şelaleleri, kuyudan fışkırmış petrol görüntüsü veren fıskiyeli manasız havuzları değil... Denizi, gölü, ırmağı seviyorum.
Birilerinin anısına yaptırılmış çeşmeleri seviyorum... O çeşmelerden su içenlerin, o 'birileri'ne dua ettiklerini umuyorum...
'Gerçek' suların sesini, renklerini seviyorum...
Suyun olduğu yerdeki bereketi seviyorum. Sadece toprağa değil, etrafında yaşayan insana da bereket veriyor su... Sanki daha bir açık ufuklu, daha canlı oluyorlar.
Büyük suların görkemini seviyorum. Hem seviyorum, hem korkuyorum... Aslında korku değil de, "ihtişama saygı" diyelim... Evet, aynen öyle...
Büyük sulardaki, insan eli değ(e)memiş düzeni seviyorum. O doğal hiyerarşiyi, doğal düzeni seviyorum...
"Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz" sözünü seviyorum... Akan her bir su damlası hayatımızdan bir 'an'sa eğer, yaşadığını, o 'an'dan başka tekrarlayamazsın, geri döndüremezsin... Kurgulasan beceremezsin...
Sonuç:
Su gibi ömrümüz olsun.
Yüzüme çarpmasını seviyorum sabahları... Obsesif olduğum için, 8 kere sağ tarafa, 8 kere sol tarafa, 3 ortaya, 3 gıdıya... Sonra aynaya bakıp, aşağı sarkmış kaşlarımı düzeltip, kendime öpücük atıyorum... Bazen de gülümseyerek çeşitli açılardan nasıl göründüğüme bakıyorum.
Her şeyi temizleyebilmesini seviyorum... Kirli vücudumuzu, kirli elbiselerimizi, kirli tabaklarımızı ve dahi, kirli düşüncelerimizi... Suyun içindeyken, akan suyun altındayken, suyla uğraşırken aklımdan kötü bir düşünce geçtiğini hatırlamıyorum... Kötü rüyalarımızı bile akan suya anlatmıyor muyuz, alıp götürsün kötülüğü diye? Kahve falından sonra fincanı yıkarken "iyisi bana, kötüsü suya" demiyor muyuz? Bütün "kirli"leri alıp temizliyor su, ama kendinde biriktirmiyor...
İçmesini seviyorum... Çocukken, babaannemin evinde kocaman bir testi, üzerinde kaneviçe bir örtü, onun üzerinde kenarları tırtıklı melamin bir tabak ve en üstte de küçük bir maşrapa vardı. Çok severdim o düzeneği. Herkesin gözünün içine bakardım "su isteseler de getirsem" diye. Su hep serin olurdu onun içinde bir de... Hani biraz ılık, biraz soğuk karıştırırsın da, en lezzetli ısıya ulaşır... Öyle... Onun içindekini karıştırmaya gerek yoktu. Her daim en lezzetli serinlikteydi ve içinden su alması çok zevkliydi...Bizim evdeki, musluklu bidondu. Yazın kötü kokardı su.
Bir de bir 'kabahat' işlerdim çocukken... Su isteyen misafirlere, tam da annemin öğrettiği gibi, bardağın en parlağını seçip, altına şık bir bardak altı koyup, bardağa elimi sürmeden götürürdüm. Ancak mutfaktan getirene kadar, yürürken, illa ki bir-iki yudum içerdim üzerinden. Öylece verirdim misafire... Dayanamıyordum belki o güzel görüntüye... Güzel bardak, serin su. Hiç sektirmeden yaptım bunu. Ne zamana kadar, bilmiyorum. Acaba çakan olmuş mudur bunu? Dudak izim çıkmış mıdır hiç?
Bahçe sulamasını, saksıdaki çiçeklere su vermesini seviyorum. Eski apartmanımızın önünde güzel bir bahçe vardı. Cemal Amca bahçeyi sularken alırdım elinden. Öyle herkese vermezdi hortumu. Öğretmişti bana: Ağaç diplerine bolca, çiçeklere hortumun ucunu iki parmağınla kıstırarak püskürtme usulü, havadan... Bazen o esnada mahallenin çocukları gelir su isterlerdi. O zaman hortumu biraz uzatıp, boşluğa bırakırdım suyu, gelip içerlerdi. Niyeyse önemli hissederdim kendimi.
En çok da, yeni çiçek ektiğim zaman, 'can suyu' vermesini seviyorum. Toprağı iyice bastırıp sağlamlaştırdıktan sonra verirsin o suyu, 'can' alır çiçek. Kutsal bir iş gibi gelir bana bu... Zaten ismi de gayet ağır: CAN suyu...
Suyu seyretmesini seviyorum. Kim sevmez ki? Ama 'gerçek' suları seviyorum, öyle belediye yapımı zevksiz şelaleleri, kuyudan fışkırmış petrol görüntüsü veren fıskiyeli manasız havuzları değil... Denizi, gölü, ırmağı seviyorum.
Birilerinin anısına yaptırılmış çeşmeleri seviyorum... O çeşmelerden su içenlerin, o 'birileri'ne dua ettiklerini umuyorum...
'Gerçek' suların sesini, renklerini seviyorum...
Suyun olduğu yerdeki bereketi seviyorum. Sadece toprağa değil, etrafında yaşayan insana da bereket veriyor su... Sanki daha bir açık ufuklu, daha canlı oluyorlar.
Büyük suların görkemini seviyorum. Hem seviyorum, hem korkuyorum... Aslında korku değil de, "ihtişama saygı" diyelim... Evet, aynen öyle...
Büyük sulardaki, insan eli değ(e)memiş düzeni seviyorum. O doğal hiyerarşiyi, doğal düzeni seviyorum...
"Aynı nehirde iki kere yıkanılmaz" sözünü seviyorum... Akan her bir su damlası hayatımızdan bir 'an'sa eğer, yaşadığını, o 'an'dan başka tekrarlayamazsın, geri döndüremezsin... Kurgulasan beceremezsin...
Sonuç:
Su gibi ömrümüz olsun.
Cumartesi, Ocak 12, 2008
REDDETTİM
Ağustoooosssss, Eyylüüüüüüüll, Ekiiimmmmm, Kasııııııımmmmmmm, Araaaaaaalıkkkkkk!!! Çoook zaman geçmiş yazmayalı... Hatta Ocak'ı da ağdalayabilirdim sıradan. Neredeyse yarılamışım onu da.
Güzel bir sene geçirdim.
Özetle, en çok, "reddetmeyi" öğrendim.
Mutlu oldum...
Kimsenin hatırı için birşey yapmadım mesela, kendim istemezken... Reddederken yalan da söylemedim. "İstemiyorum" dedim, o kadar. Kimseyi de, hatırım için birşey yapmaya, bir yere gitmeye zorlamadım. O da istemiyor, o kadar...
Facebook davetlerini reddettim, hem de büyük keyifle! Bu işin ne kadar boş ve rayiç sürülerin bir oyalanması olduğunu, reddettiklerimden soranlara keyifle anlattım.
"Cehalet"e kendimi ifade etme çabalarımı reddettim. Reddetmekle kalmayıp, "cehalet"le eğlenmeyi öğrendim... Artık, arkadaşlarımla aramızda konuşup, dedikodu yapıp, ama asla kendimizi hırpalamadan, sinirlenmeden birbirimize anlattığımız günlük eğlencelerimiz oldu onlar... Kendinden onsekiz beden büyük bir makama onsekiz takla atıp oturan "cahil"lerden birinin, kısa sürede bu gerçekle baş edemeyip hasta olacağını öngörüp, gerçekten de üç vakte kadar psikiyatrik destek almaya başlaması ve ülser olması bizi eğlendiriyor mesela... Ne yapalım? İyilik melekleri değiliz ki... Ekti ve biçti...
Yılın son günü, beni arayıp yeni yılımı kutlayan eski kocamı reddettim... Ona, "bensiz ve mutlu yıllar" diledim. Çünkü artık onsuz ve mutlu yıllar beni beklerken, sürekli ayağıma dolanıp kafamı karıştırmasına, dünyanın en bencil insanı olmasına, hala hayatımda var olmak isterken, beni yaralarken, aslında keyifle kendi hayatını yaşamasına tahammül edemedim... Kısaca ...tirip gitmesini rica ettim, eksik olmasın, zannedersem kabul etti!!!
Köpek düşmanlarını reddettim... Hatta reddederken, edepsizleştim! Yaşlı başlı adamlara "Şu yaşına geldin, hala köpek bokuyla mı uğraşıyorsun? Düş yakamdan da git kendine bir meşgale bul! Bale kursuna yazıl, kaneviçe işle, resim filan yap" dedim. Aaaaaaa! Burama (burnuma) kadar geldi artık!!!
Bazı sabit fikirlerimi reddettim, bazıları sabit kalakaldı... Şimdilik, sabit kalanlardan memnunum. Reddettiklerimin yokluğuna alışmam için biraz zamana ihtiyacım var. Kendimi terbiye etme aşamasındayım henüz...
Başka?
Eskiden olduğu gibi,
Suratsız insanları
Adab-ı muaşeret yoksunlarını
Kitap okumayanları
Olanı olmayanla paylaşmayanları
Yiğidin hakkını vermeyenleri
Haketmeden alanları
Duygu vampirlerini
REDDETTİM!!! (çok umrunuzdaysa...)
Güzel bir sene geçirdim.
Özetle, en çok, "reddetmeyi" öğrendim.
Mutlu oldum...
Kimsenin hatırı için birşey yapmadım mesela, kendim istemezken... Reddederken yalan da söylemedim. "İstemiyorum" dedim, o kadar. Kimseyi de, hatırım için birşey yapmaya, bir yere gitmeye zorlamadım. O da istemiyor, o kadar...
Facebook davetlerini reddettim, hem de büyük keyifle! Bu işin ne kadar boş ve rayiç sürülerin bir oyalanması olduğunu, reddettiklerimden soranlara keyifle anlattım.
"Cehalet"e kendimi ifade etme çabalarımı reddettim. Reddetmekle kalmayıp, "cehalet"le eğlenmeyi öğrendim... Artık, arkadaşlarımla aramızda konuşup, dedikodu yapıp, ama asla kendimizi hırpalamadan, sinirlenmeden birbirimize anlattığımız günlük eğlencelerimiz oldu onlar... Kendinden onsekiz beden büyük bir makama onsekiz takla atıp oturan "cahil"lerden birinin, kısa sürede bu gerçekle baş edemeyip hasta olacağını öngörüp, gerçekten de üç vakte kadar psikiyatrik destek almaya başlaması ve ülser olması bizi eğlendiriyor mesela... Ne yapalım? İyilik melekleri değiliz ki... Ekti ve biçti...
Yılın son günü, beni arayıp yeni yılımı kutlayan eski kocamı reddettim... Ona, "bensiz ve mutlu yıllar" diledim. Çünkü artık onsuz ve mutlu yıllar beni beklerken, sürekli ayağıma dolanıp kafamı karıştırmasına, dünyanın en bencil insanı olmasına, hala hayatımda var olmak isterken, beni yaralarken, aslında keyifle kendi hayatını yaşamasına tahammül edemedim... Kısaca ...tirip gitmesini rica ettim, eksik olmasın, zannedersem kabul etti!!!
Köpek düşmanlarını reddettim... Hatta reddederken, edepsizleştim! Yaşlı başlı adamlara "Şu yaşına geldin, hala köpek bokuyla mı uğraşıyorsun? Düş yakamdan da git kendine bir meşgale bul! Bale kursuna yazıl, kaneviçe işle, resim filan yap" dedim. Aaaaaaa! Burama (burnuma) kadar geldi artık!!!
Bazı sabit fikirlerimi reddettim, bazıları sabit kalakaldı... Şimdilik, sabit kalanlardan memnunum. Reddettiklerimin yokluğuna alışmam için biraz zamana ihtiyacım var. Kendimi terbiye etme aşamasındayım henüz...
Başka?
Eskiden olduğu gibi,
Suratsız insanları
Adab-ı muaşeret yoksunlarını
Kitap okumayanları
Olanı olmayanla paylaşmayanları
Yiğidin hakkını vermeyenleri
Haketmeden alanları
Duygu vampirlerini
REDDETTİM!!! (çok umrunuzdaysa...)
Salı, Ağustos 14, 2007
SIYIRTTIM
içinden geleni söyleeeeeee
kalırsa yazık oluuuuuuuuur
hayata küsüverirsiiiiiiin, hüzünler seni buluuuuuuuur
bişeyler yapabilirseeem güzel gözlerin içiiiiiiiiiiiiin
başından geçeni anlaaat , masaldır benim içiiiiiiiiiin
hele bi geeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeel , uzaklar sana gelir
sen hele bi geeeeeeeeeeeeeeeeeeeel , bütün dertler bitiverir
hep seni buluuuuuuur , uzun zor sıkıcı günleeeer
yazık oluuuuuuuur , hadi gel kurtar biziiiiiiiiiiiiiiii
dırı dırı dırınım, dırı dırı dırınım
dırı dırı dırınım, dırı dırı dırınım
dıt dıt dım
hele bi geeeeeeeeeel
lay lay lay la lom!
kalırsa yazık oluuuuuuuuur
hayata küsüverirsiiiiiiin, hüzünler seni buluuuuuuuur
bişeyler yapabilirseeem güzel gözlerin içiiiiiiiiiiiiin
başından geçeni anlaaat , masaldır benim içiiiiiiiiiin
hele bi geeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeel , uzaklar sana gelir
sen hele bi geeeeeeeeeeeeeeeeeeeel , bütün dertler bitiverir
hep seni buluuuuuuur , uzun zor sıkıcı günleeeer
yazık oluuuuuuuur , hadi gel kurtar biziiiiiiiiiiiiiiii
dırı dırı dırınım, dırı dırı dırınım
dırı dırı dırınım, dırı dırı dırınım
dıt dıt dım
hele bi geeeeeeeeeel
lay lay lay la lom!
Pazartesi, Temmuz 23, 2007
DEFOL
Amaaaaaan!
Gönlüm geçti.
Bu, herhalde benim, "zannettiğimle gerçek arasındaki farkı anlama" dönemim...
Kendimi kandırarak tasarladığım portrenin aslında hiç de öyle olmadığını anlıyorum sanki.
Eğitici-öğretici bir dönem yani... Verimli bir yaz okulu...
Örtmenin neler öğretti sana kızım?
Arzedeyim efendim:
Biiiiir: Kendin gibi bilme kimseyiiiii!
İkiiiii: Kişi, kendinden bilir işiiiiiiii!
Üüüüç: Taş olsam çatlardııııım!
Dööööört: Çatladııııııım!
Beeeeeeeş: Ama mutluyuuuum!
Altııııııııııı: Bu örtmenden sıkıldıııııım!
Yediiiiiiii: Defol!
Gönlüm geçti.
Bu, herhalde benim, "zannettiğimle gerçek arasındaki farkı anlama" dönemim...
Kendimi kandırarak tasarladığım portrenin aslında hiç de öyle olmadığını anlıyorum sanki.
Eğitici-öğretici bir dönem yani... Verimli bir yaz okulu...
Örtmenin neler öğretti sana kızım?
Arzedeyim efendim:
Biiiiir: Kendin gibi bilme kimseyiiiii!
İkiiiii: Kişi, kendinden bilir işiiiiiiii!
Üüüüç: Taş olsam çatlardııııım!
Dööööört: Çatladııııııım!
Beeeeeeeş: Ama mutluyuuuum!
Altııııııııııı: Bu örtmenden sıkıldıııııım!
Yediiiiiiii: Defol!
Cuma, Temmuz 13, 2007
YAYLAYA GİDİYOM GİTMEK İSTİYOM
Of aman, sıkıldım..
Yayla arıyorum. Tatil yapmak için.
Denizden sıkıldım, sanki her sabah kahvaltımı denize nazır bahçemde yapıyormuşum gibi... Deli miyim, neyim?
Çocukken tatile gittiğimizde, arabamız yollarda ilerleyip de yol iyice azaldığında, ablamla daha önce konuşulmamış, karar verilmemiş bir yarışa başlardık: Denizi ilk kim görecek? Genellikle araba bir dönemeci geçtiğinde deniz çıkardı ortaya, muhtemelen ikimiz de aynı anda görüp, aynı anda bağırırdık avaz avaz: Ben gördüm!
Sonra da, kavga edecek yeni bir sebebimiz olurdu, ablam saate bakarak 15 dakika küs kalacağını söyler, cidden de 15 dakika boyunca hiç konuşmaz, arkada mütemadiyen tepinen, sırası önceden belirlenmiş çeşit çeşit el şaplatmacalı şarkılı oyunları bağıra bağıra oynayan, ve hatta yumruklaşarak kavga eden, ayaklarını camdan sarkıtan arka koltuktaki iki deliden illallah demiş zavallı babam, nihayet yolun kalanını sessiz sakin araba kullanarak geçirebilirdi...
Neydi, deniz...
Denizden sıkıldım.
Yayla.
Ayder bozulmuş mudur?
Çok mu ayakaltı olmuştur?
Onun da boku çıkarılmış mıdır?
Pansiyonların saf sahipleri, ellerini ovuşturan turizm işletmecileri olmuşlar mıdır?
Şu an çok yarım yamalak hatırladığım bir yazı okumuştum.
Vakt-i zamanında, bilmem ne dağının eteklerinde, parayı hiç bilmeyen bir köye, dağcılar musallat olmuş...
Çıkış ve inişlerde köyde kamp kurmaya başlamışlar.
Köylüler onlara misafirperverlikle izzet ikramda bulundukça, onlar karşılığında para vermeye başlamışlar...
Parayla ne yapacaklarını anlamamışlar önce...
Sonra, öğrenmişler işi: Gelen giden dağcıların berelerini, ayakkabılarını satın almaya başlamışlar...
Kamptakilere çorbayı, suyu parayla vermeye başlamışlar.
Birbirlerine parayla birşeyler alıp verir olmuşlar.
Bozulmuşlar.
Çok bozulmuşlar.
Bu eğitici ve öğretici hikayeyle (aslında gerçek ama, böyle masal dede gibi anlatınca hikaye gibi oldu) durumu bağlamak da nereden çıktı anlamadım...
Denizden sıkıldım.
Yayla.
Hatta dereli yayla.
Ölmeden görmek lazım.
Emekli olunca yaşanabilecek yerler listesine yeni seçenekler eklemek lazım.
Bir de şu sinir e-mail'ler var ya, power point'le iyi yapanı da yapmayanı da edebiyat parçalayıp, iki manzara, üç kalp resmi, can alıcı bir müzik koyup birşeyler yazıyorlar... Bana gönderilen son sekizyüzelliüçünü okumadan sildiğim hani... Başlarda okuyup, sinir olup siliyordum.
Birinde diyordu ki; "ne bekliyorsun, istediğin hayatı yaşamak için ulan, neden herşeyi emekli olunca yapmak gerekiyor? Durma şşşşşşakkk (efekt) harekete geç!!!"
Nereye harekete geçiyorsun bilirkişi?
Sen mi doyuracaksın karnımı?
Vaktiyle birileri, tıpkı şu saf köylülere yapılan gibi sokmuş hayatımıza parayı...
Ha, istediğin hayat kelebek adasında maymunların arasında yaşamaksa, bilemem...
Ben bahçesi çoooook büyük, kendisi çooook küçük bir evde yaşayacağım. Böyle biline... Ona göre ayarlıyoruz herşeyi.
Bak, bir de mail'lerden daha beteri, kitaplar var...
Kim mutlu olmanın yolunu kitaplardan öğrenmiş?
Kim özgüvenini kitaptaki yolları izleyerek kazanmış?
Kim sevdiği adamı kitaplardaki taktiklerle ele geçirmiş?
Sarıkız çok güzel demişti: "Ferrarisini Satan Bilge'nin yazarı, sayemizde elli Ferrari alacak duruma geldi..."
Haydin, el ele verelim.
Secret'ın yazarı uçağının modelini değiştirecekmiş...
Denizden sıkıldım.
Yayla
Hatta dereli yayla...
Yayla arıyorum. Tatil yapmak için.
Denizden sıkıldım, sanki her sabah kahvaltımı denize nazır bahçemde yapıyormuşum gibi... Deli miyim, neyim?
Çocukken tatile gittiğimizde, arabamız yollarda ilerleyip de yol iyice azaldığında, ablamla daha önce konuşulmamış, karar verilmemiş bir yarışa başlardık: Denizi ilk kim görecek? Genellikle araba bir dönemeci geçtiğinde deniz çıkardı ortaya, muhtemelen ikimiz de aynı anda görüp, aynı anda bağırırdık avaz avaz: Ben gördüm!
Sonra da, kavga edecek yeni bir sebebimiz olurdu, ablam saate bakarak 15 dakika küs kalacağını söyler, cidden de 15 dakika boyunca hiç konuşmaz, arkada mütemadiyen tepinen, sırası önceden belirlenmiş çeşit çeşit el şaplatmacalı şarkılı oyunları bağıra bağıra oynayan, ve hatta yumruklaşarak kavga eden, ayaklarını camdan sarkıtan arka koltuktaki iki deliden illallah demiş zavallı babam, nihayet yolun kalanını sessiz sakin araba kullanarak geçirebilirdi...
Neydi, deniz...
Denizden sıkıldım.
Yayla.
Ayder bozulmuş mudur?
Çok mu ayakaltı olmuştur?
Onun da boku çıkarılmış mıdır?
Pansiyonların saf sahipleri, ellerini ovuşturan turizm işletmecileri olmuşlar mıdır?
Şu an çok yarım yamalak hatırladığım bir yazı okumuştum.
Vakt-i zamanında, bilmem ne dağının eteklerinde, parayı hiç bilmeyen bir köye, dağcılar musallat olmuş...
Çıkış ve inişlerde köyde kamp kurmaya başlamışlar.
Köylüler onlara misafirperverlikle izzet ikramda bulundukça, onlar karşılığında para vermeye başlamışlar...
Parayla ne yapacaklarını anlamamışlar önce...
Sonra, öğrenmişler işi: Gelen giden dağcıların berelerini, ayakkabılarını satın almaya başlamışlar...
Kamptakilere çorbayı, suyu parayla vermeye başlamışlar.
Birbirlerine parayla birşeyler alıp verir olmuşlar.
Bozulmuşlar.
Çok bozulmuşlar.
Bu eğitici ve öğretici hikayeyle (aslında gerçek ama, böyle masal dede gibi anlatınca hikaye gibi oldu) durumu bağlamak da nereden çıktı anlamadım...
Denizden sıkıldım.
Yayla.
Hatta dereli yayla.
Ölmeden görmek lazım.
Emekli olunca yaşanabilecek yerler listesine yeni seçenekler eklemek lazım.
Bir de şu sinir e-mail'ler var ya, power point'le iyi yapanı da yapmayanı da edebiyat parçalayıp, iki manzara, üç kalp resmi, can alıcı bir müzik koyup birşeyler yazıyorlar... Bana gönderilen son sekizyüzelliüçünü okumadan sildiğim hani... Başlarda okuyup, sinir olup siliyordum.
Birinde diyordu ki; "ne bekliyorsun, istediğin hayatı yaşamak için ulan, neden herşeyi emekli olunca yapmak gerekiyor? Durma şşşşşşakkk (efekt) harekete geç!!!"
Nereye harekete geçiyorsun bilirkişi?
Sen mi doyuracaksın karnımı?
Vaktiyle birileri, tıpkı şu saf köylülere yapılan gibi sokmuş hayatımıza parayı...
Ha, istediğin hayat kelebek adasında maymunların arasında yaşamaksa, bilemem...
Ben bahçesi çoooook büyük, kendisi çooook küçük bir evde yaşayacağım. Böyle biline... Ona göre ayarlıyoruz herşeyi.
Bak, bir de mail'lerden daha beteri, kitaplar var...
Kim mutlu olmanın yolunu kitaplardan öğrenmiş?
Kim özgüvenini kitaptaki yolları izleyerek kazanmış?
Kim sevdiği adamı kitaplardaki taktiklerle ele geçirmiş?
Sarıkız çok güzel demişti: "Ferrarisini Satan Bilge'nin yazarı, sayemizde elli Ferrari alacak duruma geldi..."
Haydin, el ele verelim.
Secret'ın yazarı uçağının modelini değiştirecekmiş...
Denizden sıkıldım.
Yayla
Hatta dereli yayla...
Salı, Haziran 26, 2007
DEDİM NİHAYET
Acınası bir durumdayım...
Klişeler boşuna oluşmuyor.
Adam hissetmiş, öyle demiş... Sonra diğeri, diğeri...
Hepsinin de hissettiği aynı. Darbe aynı yerde.
Boğazım düğüm düğüm,
mideme taş oturdu,
içim yanıyor
kalbim ağrıyor.
Bu durumu, bunlardan daha iyi ifade edebilecek kelimeler yok.
Hiç uğraşmasın öyle, o bilirkişiler "imgelemdeki devinimsel arayışım sona erdi, varoluşumun sorgusal düzlemindeyim" gibi alengirli abidik gubidik ifadelerle klişeleri bozmaya... Bozulmaz onlar.
Çünkü gerçek, budur.
Ben, bu durumdayım.
ve hatta tam anlamıyla ...öt oldum.
Gidiyor...
Artık aynı şehirde, aynı mahallede yaşamayacağız.
Öyle bir heyecanla haber verdi ki bana.
Bir klişe daha: Onunla mutlu oldum, çünkü o çok mutluydu.
Terfi haberini alır almaz hemen de aramış beni...
Hemen beni aramış: Züğürt tesellisi...
Gidiyor...
Ötesi var mı?
Ve son bomba: Kelimeler kifayetsiz kalıyor.
Vallahi öyle.
Yazamıyorum işte...
Ne demeliyim ki?
"Ben onsuz ne yaparım?" mı?
Dedim bile...
Klişeler boşuna oluşmuyor.
Adam hissetmiş, öyle demiş... Sonra diğeri, diğeri...
Hepsinin de hissettiği aynı. Darbe aynı yerde.
Boğazım düğüm düğüm,
mideme taş oturdu,
içim yanıyor
kalbim ağrıyor.
Bu durumu, bunlardan daha iyi ifade edebilecek kelimeler yok.
Hiç uğraşmasın öyle, o bilirkişiler "imgelemdeki devinimsel arayışım sona erdi, varoluşumun sorgusal düzlemindeyim" gibi alengirli abidik gubidik ifadelerle klişeleri bozmaya... Bozulmaz onlar.
Çünkü gerçek, budur.
Ben, bu durumdayım.
ve hatta tam anlamıyla ...öt oldum.
Gidiyor...
Artık aynı şehirde, aynı mahallede yaşamayacağız.
Öyle bir heyecanla haber verdi ki bana.
Bir klişe daha: Onunla mutlu oldum, çünkü o çok mutluydu.
Terfi haberini alır almaz hemen de aramış beni...
Hemen beni aramış: Züğürt tesellisi...
Gidiyor...
Ötesi var mı?
Ve son bomba: Kelimeler kifayetsiz kalıyor.
Vallahi öyle.
Yazamıyorum işte...
Ne demeliyim ki?
"Ben onsuz ne yaparım?" mı?
Dedim bile...
Cumartesi, Mayıs 12, 2007
SEZEN-FERHAT-GİDEMEM-YALAKASIYIM
Yahu,
Bir şarkı bu kadar mı her kelimesinde "evet, evet" dedirtir?
En keyifli zamanımda bile dinlediğimde gözlerim doluyor.
Öyle melankoli bir kadın da değilim, şarkı dinleyerek gözlerinden yaş boşalan...
Ama bu şarkı var ya bu şarkı, "nasıl bu kadar güçlü oluyorsun" diyenlere cevabımdır.
Diyor ki şarkı, hayatta yaşadığın her acı, sana değer katar. Seni yıkmaz. Büyürsün. Olgunlaşma fırsatıdır.
Acıyı fırsata çevirmeyi bilene.
Sana acı yaşatana küsemezsin.
Bu fırsatı vermiştir sana.
"Unutamam acı tatlı, ne varsa hazinemdir."
Ben de hep öyle diyordum, diyorum, diyeceğim...
Ferhat Göçer, Yolun Açık olsun, 11 : Gidemem
Sezen Abla yapmış yapacağını.
Bu nasıl bir yürek, nasıl bir zekadır öyle?
Yine Sezen yalakası oldum.
O yapsın, Ferhat söylesin.
İyidir...
Bir şarkı bu kadar mı her kelimesinde "evet, evet" dedirtir?
En keyifli zamanımda bile dinlediğimde gözlerim doluyor.
Öyle melankoli bir kadın da değilim, şarkı dinleyerek gözlerinden yaş boşalan...
Ama bu şarkı var ya bu şarkı, "nasıl bu kadar güçlü oluyorsun" diyenlere cevabımdır.
Diyor ki şarkı, hayatta yaşadığın her acı, sana değer katar. Seni yıkmaz. Büyürsün. Olgunlaşma fırsatıdır.
Acıyı fırsata çevirmeyi bilene.
Sana acı yaşatana küsemezsin.
Bu fırsatı vermiştir sana.
"Unutamam acı tatlı, ne varsa hazinemdir."
Ben de hep öyle diyordum, diyorum, diyeceğim...
Ferhat Göçer, Yolun Açık olsun, 11 : Gidemem
Sezen Abla yapmış yapacağını.
Bu nasıl bir yürek, nasıl bir zekadır öyle?
Yine Sezen yalakası oldum.
O yapsın, Ferhat söylesin.
İyidir...
Pazartesi, Nisan 09, 2007
DELİ MIKNATISIYIM
Bugün işyerinde, kerli ferli, yaşını başını almış bir amcanın, kendisiyle aynı durumda olan başka bir amcaya arkadan sinsice yaklaşarak ve de gözlerini elleriyle örterek "bil bakalım ben kimiiiimmm?" hareketine tanık olduk Sarıkız arkadaşımla...
Daha bunun kahkahalarını içimde söndürememişken, hala aklıma geldiğinde gevrek gevrek gülerken, kazık kadar başka bir amcanın sırtında fosforlu bir post-it gördüm. Öylece geziyordu bihaber... Arkasındaki diğer koca kazıklar da kıs kıs gülüyordu...
Pek bir neşelendim...
Hemen ardısıra, iş için yardım ettiğim bir adam (raporlu deli) , gerekli yerlere gidip işlerini hallettikten sonra yanıma teşekkür etmeye geldi... Yaptığı işlemlerden biriyle ilgili, çok komik olmayan, ama o söylediği için komik hale gelen birşey söyledi. Zaten sabahtan beri zevkten gevşekleştiğim için bana bir gülme geldi ki, sorma gitsin... Ben güldüm, o güldü.... Ben kahkaha attım, o attı... Kendimi tutamadım, koltuğa oturdum, o da karşıma oturdu... Gözlerimden yaş geldi, o kalkıp bana "Allah seni n'etmesin" dedi... Daha da güldüm, mahvoldum. Birbirimize baktıkça gülme geldi, bitmedi...
Deli ve ben çok eğlendik...
Ama herşey durulunca, onu odadan göndermek kolay olmadı.
"Gene gelirim, güleriz" dedi...
Gelsin, bir sakıncası yok.
Ama anlamadım.
O mu beni eğlendirdi, ben mi onu?
Daha bunun kahkahalarını içimde söndürememişken, hala aklıma geldiğinde gevrek gevrek gülerken, kazık kadar başka bir amcanın sırtında fosforlu bir post-it gördüm. Öylece geziyordu bihaber... Arkasındaki diğer koca kazıklar da kıs kıs gülüyordu...
Pek bir neşelendim...
Hemen ardısıra, iş için yardım ettiğim bir adam (raporlu deli) , gerekli yerlere gidip işlerini hallettikten sonra yanıma teşekkür etmeye geldi... Yaptığı işlemlerden biriyle ilgili, çok komik olmayan, ama o söylediği için komik hale gelen birşey söyledi. Zaten sabahtan beri zevkten gevşekleştiğim için bana bir gülme geldi ki, sorma gitsin... Ben güldüm, o güldü.... Ben kahkaha attım, o attı... Kendimi tutamadım, koltuğa oturdum, o da karşıma oturdu... Gözlerimden yaş geldi, o kalkıp bana "Allah seni n'etmesin" dedi... Daha da güldüm, mahvoldum. Birbirimize baktıkça gülme geldi, bitmedi...
Deli ve ben çok eğlendik...
Ama herşey durulunca, onu odadan göndermek kolay olmadı.
"Gene gelirim, güleriz" dedi...
Gelsin, bir sakıncası yok.
Ama anlamadım.
O mu beni eğlendirdi, ben mi onu?
Cuma, Mart 30, 2007
ERKEKSEN SÖYLE!
Ben şaşkınım.
Ben hala kendime gelemedim.
Ben onu bitirmiştim.
O da beni bitirmişti.
Benim ona "gel, mavi gözlü bir çocuk yapalım" dememe ramak kalmışken, o bana "artık bir araya gelmemizin hata olduğunu düşünüyorum" demişti.
Üzülmemiştim.
Mutlu olmuştum.
Rahatlamıştım.
Bunu söyleyebilmenin özgüveni çok keyif vermişti.
Hatta demiştim ki kendime, "amma yürekli karıymışsın be!"
Bilmek, şüpheyle beklemekten iyidir çünkü.
Kapıyı bir kapatmıştım ki bunu duyduğum geceden sonra, ancak kapattıran açabilirdi kilidi. Anahtarı içeride unutup, dönmemek üzere komşuya gittim.
Nasılsa başka bir evsahibi gelip beni alacaktı. Canım ister giderim, istemez gitmezdim. Zaten yolumu çizmiştim.(çizdim) Mutluydum.(mutluyum)
O kadar da emindim (eminim) kendimden.
Dün geceden beri şaşkınım.
Duyduklarımı yazmalı ve unutmamalıyım.
Belki onun ağzından duymam bir daha.
(Hatırlama sırasına göre)
Neee?
Bir sürü sevgilim oldu ama hiçbiri yerini dolduramadı.
Senin yerin hayatım boyunca hep çok özel ve farklı olacak.
Seni çok üzdüm.
Bana kızgın mısın?
Beni özlüyor musun?
Seni aldattım ama ondan hariç çok da kötü davrandığım zamanlar oldu.
Nasıl bu kadar güçlü olabiliyorsun?
Keşke çocuğumuz olsaydı.
Sana çok büyük haksızlık ettim.
Ben çocuk istiyorum.
Sen çok iyi bir anne olurdun. Hatta o kadar iyi olurdun ki, benim tüm hatalarıma rağmen, kızgınlığını ona yansıtmazdın. Hep saygı duyardı bana. Bilmezdi yaptıklarımı.
Bana o güzel şeyleri söylediğin gece kendimle mücadele ettim. Hiç hissetmediğim şeyleri söyledim. Ne kadar salaktım değil mi?
Seni çok özledim.
Çok çekicisin.
Bunları başkalarına da söylüyorum. Onlardan duymadan benden duy.
Amacım kafanı karıştırmak değil.
Bana sarılsana.
Let's make love....
Neden olmaz ki? Yabancı mıyız?
Bilmem?
Yabancı mıyız?
Değiliz tabi ama, o kadar da değil.
E, n'oldu şimdi?
Kendimi zafer kazanmış gibi hissetmiyorum.
Gururum dehşetle okşandı, ayrı.
Sadece, bunları yazarken bile sürekli gözlerim doluyor. (Aslında buna "ağlamak" deniyor)
Yanındayken hiç açık vermedim ama, hatta bir ara ağlayacak gibi olduğunda görmemezlikten gelmeme rağmen, eve dönene kadar ağladım yolda. Araba-ev arası tuttum kendimi, yatakta yine ağladım sabaha kadar.
Nasıl bu kadar güçlü olabildiğimi sormuştu bana.
Demiştim ki, "bu yaşadıklarımı fırsata çevirmeyi tercih ediyorum, hayatta her şeye hazırlıklı olabilmek için."
Doğru tabi. Sonuna kadar fırsata çevirdim herşeyi.
Ama hala, benim ne kadar acı çektiğimin farkında değil o zamanlarda.
Bu acılar fırsata çevrilirken ödediğim bedellerin farkında değil.
O kadar büyük bir acıydı ki bu, ömrü hayatımda, bunun büyüklüğünü itiraf edebildiğim tek bir insan yok.
Aldatılmak mı acıttı canımı?
Hayır.
Sadece "aldatılmak", biraz üzerdi beni. Kimse kimseyi sevmek zorunda değil ki...
Başkasını sevdin, git işte. Tutan mı var?
Bu acı o kadar karışık ki...
Çocukluğun, gençliğin, hayatının yarısı sana kalleşlik etti, kocan değil o... "Koca" dediğin nedir ki bunun yanında?
Ben kapıyı kapattım ona ama, bu kadar derin bir sevgiyi, sahibinden başka kim tutabilir ki?
Çok seviyorum onu.
Bilmiyor ki...
"Kuyruğu dik tutma" sanatı, budur...
Eeeeee?
Şimdi yine acı çekiyorum.
Ne kadar acı çektiğimin farkında değilse, beni yeniden yaralarsa, bana neler olabileceğinin de hiç farkında değil demektir.
O zaman "nasıl bu kadar güçlü olabiliyorsun?" diye bir soru da soramaz ki...
Kalmaz bende güç müç.
Hak getire...
Belki de yanlış anladım.
Belki de bu aralar özlemi kabardı, öyle bir dönem geçiriyor.
Geçecek belki.
Söylemedi ki adam gibi, "benim durumum budur, istediğim de budur" diye...
Şöyle bir yumruk çaksaydı masaya...
"Benim durumum seni özlemek, istediğim de sevişmek sadece" deseydi, ona da razıydım.
Sevişmeye değil...
Bunu bilmeye...
Eski kocam, daim aşkım!
Söylesene benden ne istediğini...
Ben hala kendime gelemedim.
Ben onu bitirmiştim.
O da beni bitirmişti.
Benim ona "gel, mavi gözlü bir çocuk yapalım" dememe ramak kalmışken, o bana "artık bir araya gelmemizin hata olduğunu düşünüyorum" demişti.
Üzülmemiştim.
Mutlu olmuştum.
Rahatlamıştım.
Bunu söyleyebilmenin özgüveni çok keyif vermişti.
Hatta demiştim ki kendime, "amma yürekli karıymışsın be!"
Bilmek, şüpheyle beklemekten iyidir çünkü.
Kapıyı bir kapatmıştım ki bunu duyduğum geceden sonra, ancak kapattıran açabilirdi kilidi. Anahtarı içeride unutup, dönmemek üzere komşuya gittim.
Nasılsa başka bir evsahibi gelip beni alacaktı. Canım ister giderim, istemez gitmezdim. Zaten yolumu çizmiştim.(çizdim) Mutluydum.(mutluyum)
O kadar da emindim (eminim) kendimden.
Dün geceden beri şaşkınım.
Duyduklarımı yazmalı ve unutmamalıyım.
Belki onun ağzından duymam bir daha.
(Hatırlama sırasına göre)
Neee?
Bir sürü sevgilim oldu ama hiçbiri yerini dolduramadı.
Senin yerin hayatım boyunca hep çok özel ve farklı olacak.
Seni çok üzdüm.
Bana kızgın mısın?
Beni özlüyor musun?
Seni aldattım ama ondan hariç çok da kötü davrandığım zamanlar oldu.
Nasıl bu kadar güçlü olabiliyorsun?
Keşke çocuğumuz olsaydı.
Sana çok büyük haksızlık ettim.
Ben çocuk istiyorum.
Sen çok iyi bir anne olurdun. Hatta o kadar iyi olurdun ki, benim tüm hatalarıma rağmen, kızgınlığını ona yansıtmazdın. Hep saygı duyardı bana. Bilmezdi yaptıklarımı.
Bana o güzel şeyleri söylediğin gece kendimle mücadele ettim. Hiç hissetmediğim şeyleri söyledim. Ne kadar salaktım değil mi?
Seni çok özledim.
Çok çekicisin.
Bunları başkalarına da söylüyorum. Onlardan duymadan benden duy.
Amacım kafanı karıştırmak değil.
Bana sarılsana.
Let's make love....
Neden olmaz ki? Yabancı mıyız?
Bilmem?
Yabancı mıyız?
Değiliz tabi ama, o kadar da değil.
E, n'oldu şimdi?
Kendimi zafer kazanmış gibi hissetmiyorum.
Gururum dehşetle okşandı, ayrı.
Sadece, bunları yazarken bile sürekli gözlerim doluyor. (Aslında buna "ağlamak" deniyor)
Yanındayken hiç açık vermedim ama, hatta bir ara ağlayacak gibi olduğunda görmemezlikten gelmeme rağmen, eve dönene kadar ağladım yolda. Araba-ev arası tuttum kendimi, yatakta yine ağladım sabaha kadar.
Nasıl bu kadar güçlü olabildiğimi sormuştu bana.
Demiştim ki, "bu yaşadıklarımı fırsata çevirmeyi tercih ediyorum, hayatta her şeye hazırlıklı olabilmek için."
Doğru tabi. Sonuna kadar fırsata çevirdim herşeyi.
Ama hala, benim ne kadar acı çektiğimin farkında değil o zamanlarda.
Bu acılar fırsata çevrilirken ödediğim bedellerin farkında değil.
O kadar büyük bir acıydı ki bu, ömrü hayatımda, bunun büyüklüğünü itiraf edebildiğim tek bir insan yok.
Aldatılmak mı acıttı canımı?
Hayır.
Sadece "aldatılmak", biraz üzerdi beni. Kimse kimseyi sevmek zorunda değil ki...
Başkasını sevdin, git işte. Tutan mı var?
Bu acı o kadar karışık ki...
Çocukluğun, gençliğin, hayatının yarısı sana kalleşlik etti, kocan değil o... "Koca" dediğin nedir ki bunun yanında?
Ben kapıyı kapattım ona ama, bu kadar derin bir sevgiyi, sahibinden başka kim tutabilir ki?
Çok seviyorum onu.
Bilmiyor ki...
"Kuyruğu dik tutma" sanatı, budur...
Eeeeee?
Şimdi yine acı çekiyorum.
Ne kadar acı çektiğimin farkında değilse, beni yeniden yaralarsa, bana neler olabileceğinin de hiç farkında değil demektir.
O zaman "nasıl bu kadar güçlü olabiliyorsun?" diye bir soru da soramaz ki...
Kalmaz bende güç müç.
Hak getire...
Belki de yanlış anladım.
Belki de bu aralar özlemi kabardı, öyle bir dönem geçiriyor.
Geçecek belki.
Söylemedi ki adam gibi, "benim durumum budur, istediğim de budur" diye...
Şöyle bir yumruk çaksaydı masaya...
"Benim durumum seni özlemek, istediğim de sevişmek sadece" deseydi, ona da razıydım.
Sevişmeye değil...
Bunu bilmeye...
Eski kocam, daim aşkım!
Söylesene benden ne istediğini...
Cumartesi, Mart 17, 2007
RTT
Red Kit'in bir köpeği vardı hani...
Rin Tin Tin.
O kadar saftini bir köpekti ki, herkesin çok iyi kalpli olduğunu, kendisini çok sevdiğini zannederdi. Biri ona gülümseyerek baksa, hemen arkasından giderdi ve "Aaa ne iyi biri... Bana gülümsedi. Dur şunun peşinden gideyim de, bana bu kadar iyi davrandığı için teşekkür edeyim..."derdi.
Neden yazdım ki bunu?
Konunun benimle ne ilgisi var?
Varsa da, kalmadı artık...
Rin Tin Tin, artık, Rin Tin Tin olarak kalmayı ama Rin Tin Tin gibi görünmemeyi, Rin Tin Tin olmayanların savaş silahlarını bilmeyi ama kullanmamayı, kısaca "itlik" bilip, "itlik" yapmamayı öğrendi.
Rin Tin Tin.
O kadar saftini bir köpekti ki, herkesin çok iyi kalpli olduğunu, kendisini çok sevdiğini zannederdi. Biri ona gülümseyerek baksa, hemen arkasından giderdi ve "Aaa ne iyi biri... Bana gülümsedi. Dur şunun peşinden gideyim de, bana bu kadar iyi davrandığı için teşekkür edeyim..."derdi.
Neden yazdım ki bunu?
Konunun benimle ne ilgisi var?
Varsa da, kalmadı artık...
Rin Tin Tin, artık, Rin Tin Tin olarak kalmayı ama Rin Tin Tin gibi görünmemeyi, Rin Tin Tin olmayanların savaş silahlarını bilmeyi ama kullanmamayı, kısaca "itlik" bilip, "itlik" yapmamayı öğrendi.
Cuma, Mart 09, 2007
BİR GÜL REÇELİ OLAMADIM
Bir aydan fazla olmuş, birşeyler yazmamışım, ve hatta e-maillere bile bakmamışım, ve hatta sevdiğim sayfalara dalmamışım, ve hatta hayat fantazilerini blog sayfalarında anlatan tanıdıkları merak edip "ay ay dur, seninki yine ne fantaziler yaratmış da bizi kandırmaya çalışıyor" diye turlamamışım, ve hatta ki hatta, 23 Nisan tatilini değerlendirme çalışmalarına web üzerinden hayaller kurup, "şuraya mı gitsem, buraya mı" diyerek yörelerimiz türkülerimiz ile Türkiye'min, kıta kıta dünyanın ne kadar büyük olduğunu düşünüp afallamamışım... Her yere canları isteyince gidebilenleri kıskanmamışım...
Aklıma ilkokuldayken, espri makinemiz Erkan'ın sorduğu bir soru geldi:
-Neden bütün kıtaların adı a ile başlar ve biter? hehü hü???
-Neden (salak Erkan) ?
-Sadece tesadüf, ehü hü he hühü....
-(Salak kızlar korosu) Ay ne etkileyici çocukkkk!
Eğirdir iyidir...
Az önce karar verdim.
Göl, Davraz, Kovada... Yeterli, makul, değişik... Köy de var, kasaba da... Göl de var, kar da... Bir de gül fabrikaları.
Geçen sene zeytinle bozmuştum... Bu sene açılış gülden olacak. Gül sabunu, gül suyu, gül kremi... Gül reçelini herkes sevmez, sevenler tutkuyla sever. (Keşkem benim için de böyle düşünülseydi...)
Gül nasıl asil bir çiçektir öyle. Vermesini bilene, almasını da bilene. (Keşkem bana da, vermesini bilen biri gül verseydi. Pek güzelce alırdım...)
Aslında ben bugün biraz huysuzum.
Ben niye gül reçeli değilim?
Aklıma ilkokuldayken, espri makinemiz Erkan'ın sorduğu bir soru geldi:
-Neden bütün kıtaların adı a ile başlar ve biter? hehü hü???
-Neden (salak Erkan) ?
-Sadece tesadüf, ehü hü he hühü....
-(Salak kızlar korosu) Ay ne etkileyici çocukkkk!
Eğirdir iyidir...
Az önce karar verdim.
Göl, Davraz, Kovada... Yeterli, makul, değişik... Köy de var, kasaba da... Göl de var, kar da... Bir de gül fabrikaları.
Geçen sene zeytinle bozmuştum... Bu sene açılış gülden olacak. Gül sabunu, gül suyu, gül kremi... Gül reçelini herkes sevmez, sevenler tutkuyla sever. (Keşkem benim için de böyle düşünülseydi...)
Gül nasıl asil bir çiçektir öyle. Vermesini bilene, almasını da bilene. (Keşkem bana da, vermesini bilen biri gül verseydi. Pek güzelce alırdım...)
Aslında ben bugün biraz huysuzum.
Ben niye gül reçeli değilim?
Cuma, Şubat 02, 2007
ŞÜKÜR
Aman o ne iki haftaydı öyle!
Gerçek, gerçek... Hepsi gerçek.
O Türk filmi usulü "kötü kadın iş çevirmeceleri" mi dersin...
"Yalan Ağacı (Yalan Rüzgarı ve Hayat Ağacı'nın aynı dönemde yayınlanmasından kaynaklanan kavram karmaşasıdır, bir tanıdığımın annesinin beyanıdır) entrikaları" mı dersin...
İşyerinin tüyü yeni bitmiş saf güvenlikçilerini ayartıp, hani şu karşısında türkü söylediğim kameralardan beni takip ettirmeceler mi dersin...
Çaycıyı bardağımı yıkamasın diye köşeye kıstırmacalar mı...
Ben orada çalışmaya başladığımda kimse bana yardım etmesin, kimse birşey öğretmesin diye özel toplantılar düzenlemeceler mi...
Hüüüüüüü, hü!!!
Hangi birini anlatsam...
Sonra gel de, insan ayrımı yapma.
Hiçkimse kusura bakmasın, şehirde yetişmiş züppelerle (kendim dahil), köyde yetişip bozulmamış saf insanım arasında bir yerlerde tutunmaya çalışan, cehaletle züppeliği bir arada yaşayan, şehirde büyümediği için şehirli gibi davranamayan, köyde büyümediği için onlar kadar katıksız olamayan bir varoş camiası var... Hani telefonda konuşurken aşırı kibar, "evet" yerine "iveeeet" diyen, "tamam" yerine "tımaaaam" diyen ama, telefonu kapatır kapatmaz arkadaşına "gız Allah canını neetmesin, o ne yırtmaç öyle, neredeyse şeyin görükecek. Kaça aldın kıııı?" diye bir çıkışta bulunan...
Hepsi değil. Hepsi olsa, "varoş" der geçerdim.
Bunlar, bir varoşun 'bir kısmı'.
Cahil kısmı.
El belde gezen kısmı.
Şuursuz kısmı.
Aptal kısmı.
Cahil+aptal= En tehlikeli düşman.
Evet, böyle bir yazı okumuştum.
En tehlikeli düşman, cahil ve aptal olanmış. Her kim tespit ettiyse bunu, çağırın, kendisini çalışmalarından dolayı tebrik edeceğim. Çekinmesin, arasın beni. Ödül de var...
Bu "en tehlikeli düşman"a karşı ben ne yaptım?
Önce kendisini, cümlenin ögeleri misali ayırdım.
Özne: Düşman
Tümleç: Cahil ve aptal
Yüklem: Sallama.
Sallamadım.
Hiiiiiç sallamadım.
Bardağımı kendim yıkadım. İncilerim dökülmedi.
Güvenlikçi salağa "hakkında görevini kötüye kullanmaktan şikayet var" diye espri yaptım. Ben gülümserken onun mor halkalarını seyrettim. Çok eğlendim bu renk şölenini seyrederken... Bir daha yanıma uğramadı...
Çalan telefonlara saldırıp işimi yapmaya çalıştılar, bir süre sonra vazgeçtiler. Çünkü onlara sekreter muamelesi yaptım elimde olmadan. Ne yapabilirim beni arıyorlarsa??? "Bağla kızım" dedim, bağladılar!
Hep gülümsedim.
Dudaklarımı içimden içimden yemedim.
Tırnaklarımı ağzıma götürmedim hiç.
Beni asla tasalanmış görmediler.
Kahkahalarım sinirlerini bozdu.
Beni görmeye gelen "müşteri"lerin baklavalarını su böreklerini çikolatalarını yediler.
Yerken, çizgi filmlerdeki hani şu zorla dinamit yutturulan tavşan gibi, yutkunduklarında boğazlarından"gürp, gürp" sesi çıktı. (1.gürp: hasssss 2.gürp: tiiiiiiir.)
Bana yaptığı resmi, yazdığı şiir kitabını hediye edenler oldu. (en az üç "gürp" eder.)
Delirdiler.
Çıldırdılar.
Çetebaşı on gün rapor aldı. (Yeminle)
Çetebaşının yalakasını, boşanacağı kocası kaçırdı, işe gelemedi bugün. Haftaya Allah kerim!
Alma mazlumun ahınıııııı,
Çıkar aheste aheste.
Ama ben beddua etmedim ki!
Havale ettim O'na.
Dedim ki, "Onlara akıl fikir ver"
O kadar...
Ben birşey yapmadım.
O yaptı.
Dua edin.
Herkes dua etsin.
Önceki Pazartesi, ağlarsam nereye kaçarım planları yaparken, şimdi beni ağlatmak isteyenler kaçacak delik arıyor...
Haince zevk alıyorum bundan.
Ama gerçekten böyle olsun istemedim.
Sadece dua ettim. "bed"ine kıyısından bile dokunmadan...
Teşekkürler Allah'ım.
Beni şımarttın.
Gerçek, gerçek... Hepsi gerçek.
O Türk filmi usulü "kötü kadın iş çevirmeceleri" mi dersin...
"Yalan Ağacı (Yalan Rüzgarı ve Hayat Ağacı'nın aynı dönemde yayınlanmasından kaynaklanan kavram karmaşasıdır, bir tanıdığımın annesinin beyanıdır) entrikaları" mı dersin...
İşyerinin tüyü yeni bitmiş saf güvenlikçilerini ayartıp, hani şu karşısında türkü söylediğim kameralardan beni takip ettirmeceler mi dersin...
Çaycıyı bardağımı yıkamasın diye köşeye kıstırmacalar mı...
Ben orada çalışmaya başladığımda kimse bana yardım etmesin, kimse birşey öğretmesin diye özel toplantılar düzenlemeceler mi...
Hüüüüüüü, hü!!!
Hangi birini anlatsam...
Sonra gel de, insan ayrımı yapma.
Hiçkimse kusura bakmasın, şehirde yetişmiş züppelerle (kendim dahil), köyde yetişip bozulmamış saf insanım arasında bir yerlerde tutunmaya çalışan, cehaletle züppeliği bir arada yaşayan, şehirde büyümediği için şehirli gibi davranamayan, köyde büyümediği için onlar kadar katıksız olamayan bir varoş camiası var... Hani telefonda konuşurken aşırı kibar, "evet" yerine "iveeeet" diyen, "tamam" yerine "tımaaaam" diyen ama, telefonu kapatır kapatmaz arkadaşına "gız Allah canını neetmesin, o ne yırtmaç öyle, neredeyse şeyin görükecek. Kaça aldın kıııı?" diye bir çıkışta bulunan...
Hepsi değil. Hepsi olsa, "varoş" der geçerdim.
Bunlar, bir varoşun 'bir kısmı'.
Cahil kısmı.
El belde gezen kısmı.
Şuursuz kısmı.
Aptal kısmı.
Cahil+aptal= En tehlikeli düşman.
Evet, böyle bir yazı okumuştum.
En tehlikeli düşman, cahil ve aptal olanmış. Her kim tespit ettiyse bunu, çağırın, kendisini çalışmalarından dolayı tebrik edeceğim. Çekinmesin, arasın beni. Ödül de var...
Bu "en tehlikeli düşman"a karşı ben ne yaptım?
Önce kendisini, cümlenin ögeleri misali ayırdım.
Özne: Düşman
Tümleç: Cahil ve aptal
Yüklem: Sallama.
Sallamadım.
Hiiiiiç sallamadım.
Bardağımı kendim yıkadım. İncilerim dökülmedi.
Güvenlikçi salağa "hakkında görevini kötüye kullanmaktan şikayet var" diye espri yaptım. Ben gülümserken onun mor halkalarını seyrettim. Çok eğlendim bu renk şölenini seyrederken... Bir daha yanıma uğramadı...
Çalan telefonlara saldırıp işimi yapmaya çalıştılar, bir süre sonra vazgeçtiler. Çünkü onlara sekreter muamelesi yaptım elimde olmadan. Ne yapabilirim beni arıyorlarsa??? "Bağla kızım" dedim, bağladılar!
Hep gülümsedim.
Dudaklarımı içimden içimden yemedim.
Tırnaklarımı ağzıma götürmedim hiç.
Beni asla tasalanmış görmediler.
Kahkahalarım sinirlerini bozdu.
Beni görmeye gelen "müşteri"lerin baklavalarını su böreklerini çikolatalarını yediler.
Yerken, çizgi filmlerdeki hani şu zorla dinamit yutturulan tavşan gibi, yutkunduklarında boğazlarından"gürp, gürp" sesi çıktı. (1.gürp: hasssss 2.gürp: tiiiiiiir.)
Bana yaptığı resmi, yazdığı şiir kitabını hediye edenler oldu. (en az üç "gürp" eder.)
Delirdiler.
Çıldırdılar.
Çetebaşı on gün rapor aldı. (Yeminle)
Çetebaşının yalakasını, boşanacağı kocası kaçırdı, işe gelemedi bugün. Haftaya Allah kerim!
Alma mazlumun ahınıııııı,
Çıkar aheste aheste.
Ama ben beddua etmedim ki!
Havale ettim O'na.
Dedim ki, "Onlara akıl fikir ver"
O kadar...
Ben birşey yapmadım.
O yaptı.
Dua edin.
Herkes dua etsin.
Önceki Pazartesi, ağlarsam nereye kaçarım planları yaparken, şimdi beni ağlatmak isteyenler kaçacak delik arıyor...
Haince zevk alıyorum bundan.
Ama gerçekten böyle olsun istemedim.
Sadece dua ettim. "bed"ine kıyısından bile dokunmadan...
Teşekkürler Allah'ım.
Beni şımarttın.
Perşembe, Ocak 18, 2007
KAFAM KARIŞTI
Dedi ki "biri" bana,
Yörüngene giren insanlara çok büyük katkıların oluyor.
Ama onların sana katkısı hiç yok...
İltifat mı, hakaret mi?
Anlayamadım.
Düşünmem lazım...
Şimdi, "yörünge"me (??) aldığım insanlar var.
Düzeltelim, ilişki kurduklarım...
Onlara büyük katkılarım var...
Kötü niyetli düşünelim:
Soru: Terbiyeyi kimden öğrendin?
Cevap: Terbiyesizden. (1921, anneanne söylemi)
İyi niyetli düşünelim:
Onların iyi şeyler yapmasını sağlıyorum.
ya da iyi hissetmelerini...
Ama onların bana katkısı hiç yok...
Kötü niyet:
Etrafımdakilerden hiçbirşey öğrenemedim.
İyi niyet:
Etrafımdakilere iyi şeyler verdim, karşılığını göremedim.
Sonuç:
Yine anlayamadım.
Bir ara düşünürüm.
Çok da önemli değil.
Belki önemli de, söyleyen çok önemli değil.
İyi tanımıyorum kendisini.
Boşver, düşünmeye gerek yok.
Vakit yok.
Ama kafama takılırsa gece filan, düşünebilirim elimde olmadan... (kafiye yaptım, farkında olmadan!)
Söz vermeyim.
Yörüngene giren insanlara çok büyük katkıların oluyor.
Ama onların sana katkısı hiç yok...
İltifat mı, hakaret mi?
Anlayamadım.
Düşünmem lazım...
Şimdi, "yörünge"me (??) aldığım insanlar var.
Düzeltelim, ilişki kurduklarım...
Onlara büyük katkılarım var...
Kötü niyetli düşünelim:
Soru: Terbiyeyi kimden öğrendin?
Cevap: Terbiyesizden. (1921, anneanne söylemi)
İyi niyetli düşünelim:
Onların iyi şeyler yapmasını sağlıyorum.
ya da iyi hissetmelerini...
Ama onların bana katkısı hiç yok...
Kötü niyet:
Etrafımdakilerden hiçbirşey öğrenemedim.
İyi niyet:
Etrafımdakilere iyi şeyler verdim, karşılığını göremedim.
Sonuç:
Yine anlayamadım.
Bir ara düşünürüm.
Çok da önemli değil.
Belki önemli de, söyleyen çok önemli değil.
İyi tanımıyorum kendisini.
Boşver, düşünmeye gerek yok.
Vakit yok.
Ama kafama takılırsa gece filan, düşünebilirim elimde olmadan... (kafiye yaptım, farkında olmadan!)
Söz vermeyim.
Pazartesi, Ocak 15, 2007
EYLEMLERİM DEVAM EDECEK
Eylem planı-1:
Bir miktar köpek kakası alınır. (Elle değil, poşetle!)
Bu malzeme özenle ince ve içini göstermeyen bir kağıda sarılır, kağıdın malzemeyi sıkıca sarması sağlanır. Bu oluşuma kısaca "hediye paketi" diyeceğiz.
Hediye paketi, malum kişilerin evinin önüne gizlice konur.
Hediye paketinin ucu, aynı gizlilikle ve bir çakmak marifetiyle hızla tutuşturularak, daha da hızlı bir şekilde malum kişilerin kapıları çalınır, en hızlı şekilde oradan uzaklaşılır.
Malum kişiler, kapılarının önündeki küçük yangını söndürmek maksadı ile, ilk akla gelen hareketi yapar, ayaklarıyla paketi ezerek söndürmeye çalışır.
Bu ezme hareketi sonucu, ayaklarına köpek kakası bulaşır.
Kaçan kişiler bunu bilerek eğlenir, intikam sevinci yaşar.
Eylem planı-2:
Mutsuz ev kadınlarının pencere önlerinden ilişiklerini kesmek maksadı ile mahalle kumpanyaları düzenlenir. Bu kumpanyalara, onlara ne kadar güzel olduklarını söyleyip, romantik danslar edecek yakışıklı kişiler çağırılır.
Bu şekilde, mutsuz ev kadınları mutlu edilir. Böylece, yakışıklı kişileri düşünmekten ve mutluluktan, pencereden sarkıp, onun bunun köpeğine kafayı takmaları önlenir.
Eylem planı-3:
Emekli olmuş, sürekli ev işlerine karışıp karılarını deli ettikleri için, günlerini kendi benzerleri diğer arkadaşlarıyla geçiren ve boşluktan çareyi site yöneticisi olmakta bulmuş prostat mevsimi gelmiş amcalara yalancıktan iş kurulur.
Bu işyerlerinde, kendilerine kalantor masalar, deri koltuklar ve her söylemlerini emir adleden odacılar tahsis edilir.
Yine yalancıktan, bu işyerinde çok önemli projeler gerçekleştiriliyor havası yaratılır.
Maalesef gerçekcikten, akşam evlerine dönerken ceplerine az biraz para konur.
Bu şekilde, kendilerine meşgale bulmuş, hala sözleri dinlenen ve para kazanan mutsuz amcalar mutlu edilir.
Böylece, işyerlerindeki çok önemli projeleri düşünmekten ve mutluluktan, sabah akşam site içi denetimlere çıkıp, onun bunun köpeğine kafayı takmaları engellenmiş olur.
Eylem planı-4:
Sitedeki tüm posta kutularına spor salonlarının, el sanatı kurslarının, çöpçatan kuruluşların vesair, broşürleri atılır.
Böylece, yukarıdaki iki gruba dahil olup da, adıgeçen eylem planları ile iflah olmayanlara islah edilmeleri için başka seçenekler sunulmuş olur.
Eylem planı-5:
Hiçbiri işe yaramazsa, en yakın benzinciye gidilip, en masum ifadeyle "Arabamın benzini bitti, biliyorum, artık bidonla benzin vermiyorsunuz ama pek müşkül durumdayım pompacı bey" denir.
Benzin alınır, sitenin orta yerinde bir elde benzin bidonu, diğer elde çakmakla "layyyn, beaaaa, yeter artık" gibi haykırışların bolca yer aldığı bir konuşma yapılır.
Eylem planı-6:
Jandarmanın büyük ihtimalle kısa sürede gelmesi nedeniyle son bulan eylem planı-5 tutmayacağı için, düzenli olarak loto, toto, şans topu oynanır, para çıkar, site ateşe verilerek çiftlik evine taşınılır.
Bir miktar köpek kakası alınır. (Elle değil, poşetle!)
Bu malzeme özenle ince ve içini göstermeyen bir kağıda sarılır, kağıdın malzemeyi sıkıca sarması sağlanır. Bu oluşuma kısaca "hediye paketi" diyeceğiz.
Hediye paketi, malum kişilerin evinin önüne gizlice konur.
Hediye paketinin ucu, aynı gizlilikle ve bir çakmak marifetiyle hızla tutuşturularak, daha da hızlı bir şekilde malum kişilerin kapıları çalınır, en hızlı şekilde oradan uzaklaşılır.
Malum kişiler, kapılarının önündeki küçük yangını söndürmek maksadı ile, ilk akla gelen hareketi yapar, ayaklarıyla paketi ezerek söndürmeye çalışır.
Bu ezme hareketi sonucu, ayaklarına köpek kakası bulaşır.
Kaçan kişiler bunu bilerek eğlenir, intikam sevinci yaşar.
Eylem planı-2:
Mutsuz ev kadınlarının pencere önlerinden ilişiklerini kesmek maksadı ile mahalle kumpanyaları düzenlenir. Bu kumpanyalara, onlara ne kadar güzel olduklarını söyleyip, romantik danslar edecek yakışıklı kişiler çağırılır.
Bu şekilde, mutsuz ev kadınları mutlu edilir. Böylece, yakışıklı kişileri düşünmekten ve mutluluktan, pencereden sarkıp, onun bunun köpeğine kafayı takmaları önlenir.
Eylem planı-3:
Emekli olmuş, sürekli ev işlerine karışıp karılarını deli ettikleri için, günlerini kendi benzerleri diğer arkadaşlarıyla geçiren ve boşluktan çareyi site yöneticisi olmakta bulmuş prostat mevsimi gelmiş amcalara yalancıktan iş kurulur.
Bu işyerlerinde, kendilerine kalantor masalar, deri koltuklar ve her söylemlerini emir adleden odacılar tahsis edilir.
Yine yalancıktan, bu işyerinde çok önemli projeler gerçekleştiriliyor havası yaratılır.
Maalesef gerçekcikten, akşam evlerine dönerken ceplerine az biraz para konur.
Bu şekilde, kendilerine meşgale bulmuş, hala sözleri dinlenen ve para kazanan mutsuz amcalar mutlu edilir.
Böylece, işyerlerindeki çok önemli projeleri düşünmekten ve mutluluktan, sabah akşam site içi denetimlere çıkıp, onun bunun köpeğine kafayı takmaları engellenmiş olur.
Eylem planı-4:
Sitedeki tüm posta kutularına spor salonlarının, el sanatı kurslarının, çöpçatan kuruluşların vesair, broşürleri atılır.
Böylece, yukarıdaki iki gruba dahil olup da, adıgeçen eylem planları ile iflah olmayanlara islah edilmeleri için başka seçenekler sunulmuş olur.
Eylem planı-5:
Hiçbiri işe yaramazsa, en yakın benzinciye gidilip, en masum ifadeyle "Arabamın benzini bitti, biliyorum, artık bidonla benzin vermiyorsunuz ama pek müşkül durumdayım pompacı bey" denir.
Benzin alınır, sitenin orta yerinde bir elde benzin bidonu, diğer elde çakmakla "layyyn, beaaaa, yeter artık" gibi haykırışların bolca yer aldığı bir konuşma yapılır.
Eylem planı-6:
Jandarmanın büyük ihtimalle kısa sürede gelmesi nedeniyle son bulan eylem planı-5 tutmayacağı için, düzenli olarak loto, toto, şans topu oynanır, para çıkar, site ateşe verilerek çiftlik evine taşınılır.
Pazar, Ocak 14, 2007
AMPUL PATLADI ŞOFÖR ATLADI
Bizim mutfağın lambası ben deyim bir ay, öbürküsü desin iki aydır yanmıyordu...
Sebep?
Ampul değiştirebilirim ama o "duy" dediklerinden korkuyorum. O bozulmuş mu ne?
Basiret de bağlandı, ha bugün ha yarın derken, tamirci (enişte) çağırmayı da erteleyip, aspiratörün altındaki küçük lambalarla idare ediyoruz bunca zamandır.
Bugün artık rahatsız olup, tamirci (enişte) çağırdık, mutfak lambamıza kavuştuk...
Lakin bir problem var:
Biz hala aspiratörün altındaki küçük lambaları kullanıyoruz....Mutfağa girdiğimizde elimiz onun düğmelerine gidiyor...
Sonuç:
1. Yerine koyabildiğin iyi kötü birşey varsa, öbürünün yokluğuna alışıyorsun. (mu?)
2. Yitirdiğin "şey" çok basit bir-iki eylemle sana geri gelecek olsa bile, sen yokluğuna alıştığın için ya da yokluğu -şimdilik- seni rahatsız etmediği için, onu geri getirmek için kılını bile kıpırdatmıyorsun. (mu?)
3. Yitirdiğin "şey" in yokluğu, seni artık ciddi boyutlarda rahatsız etmeye başladığında onu arıyor, geri getirmeye çalışıyorsun. (mu?)
4. ve fekat, geri geldiğinde, yokken, yokluğu seni rahatsız eden "şey" in varlığını unutuyorsun. Elin öbürüne gidiyor... "İdareten" olana... (mı?)
Cogito ergo sum!!!
Sebep?
Ampul değiştirebilirim ama o "duy" dediklerinden korkuyorum. O bozulmuş mu ne?
Basiret de bağlandı, ha bugün ha yarın derken, tamirci (enişte) çağırmayı da erteleyip, aspiratörün altındaki küçük lambalarla idare ediyoruz bunca zamandır.
Bugün artık rahatsız olup, tamirci (enişte) çağırdık, mutfak lambamıza kavuştuk...
Lakin bir problem var:
Biz hala aspiratörün altındaki küçük lambaları kullanıyoruz....Mutfağa girdiğimizde elimiz onun düğmelerine gidiyor...
Sonuç:
1. Yerine koyabildiğin iyi kötü birşey varsa, öbürünün yokluğuna alışıyorsun. (mu?)
2. Yitirdiğin "şey" çok basit bir-iki eylemle sana geri gelecek olsa bile, sen yokluğuna alıştığın için ya da yokluğu -şimdilik- seni rahatsız etmediği için, onu geri getirmek için kılını bile kıpırdatmıyorsun. (mu?)
3. Yitirdiğin "şey" in yokluğu, seni artık ciddi boyutlarda rahatsız etmeye başladığında onu arıyor, geri getirmeye çalışıyorsun. (mu?)
4. ve fekat, geri geldiğinde, yokken, yokluğu seni rahatsız eden "şey" in varlığını unutuyorsun. Elin öbürüne gidiyor... "İdareten" olana... (mı?)
Cogito ergo sum!!!
Cumartesi, Ocak 13, 2007
BUNAK
Kendime, Sarıkız'a ve MMonroe'ya o sihirli değnekleri neden almıştım yeniyıl hediyesi olaraktan?
Hatırla bakalım.
Bir hatırla...
Var mı bir çağrışım, bir ampul, şimşek filan?
Hatırla bakalım.
Bir hatırla...
Var mı bir çağrışım, bir ampul, şimşek filan?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)