Başka şeyler yazacaktım...
Bir yazdım, bir sildim. Harfler bir soldan sağa çoğaldı, bir sağdan sola azaldı... Utandım yazdıklarımdan. Sonra "yaz be" dedim. Sonra yine utandım. Sadece kendimden utandım. "Yuh be" dedim kendi kendime... "Yuh be!" Yine sildim.
Kendimle ilgili tüm 'zannettiklerim' yıkıldı çünkü. Hayatın gerçekleri şakkk diye yazı halinde gözümün önüne geldi. Rahatsız oldum. Egom hasar gördü. Sarsılmaz dik duruşum (artık şüpheliyim),sonsuz mağrurluğum (çok şüpheliyim) yerle bir oldu. Belki de yıkılması gerekiyordu.
Sıradan bir insanım ben de... Öyle zannettiğim gibi değilim. Ya da olması gerektiği gibi...
Her zaman "vay be, bunun da üstesinden geldi" dediler bana, her ne yaşadımsa hayatım boyunca... O yüzden kimse bana sormadı "bir sıkıntın var mı?" diye... Sordurmadım ki, onların ne suçu var? Eeee, ne geçti elime? Cevap: .........(küfür barındıran bir kısım kelimeler)
Bu duyguyu hisseden yüzlerce binlerce insandan biriyim işte, bu kadar basit.
İnsanoğlunun tüm acizliklerini ben de taşıyorum.
Belki de kendimi kandırıyordum. Belki de artık, böyle yaşamanın bana yarar sağlamadığını anladım. Belki de bunları yazan sefil parmaklarım bile anladı, aptallıktan geberecek kıvama gelmiş ben-lik-im anlamadı...
Ne öğrenmişiz bir kez daha? Büyük konuşmamayı...
Efendim? Büyük konuşmamayı...
Sen misin, "mümkün değil" diyen?
İyi de... Ömür geçiyor.
Pazartesi, Haziran 26, 2006
Cumartesi, Haziran 17, 2006
GÜN OLAAA HARMAN OLAAAA
Evin Sultan'ına söz vermiş bulunmuştum vakt-i zamanında. Bugün büyük temizlik yapılacak(mış)(tı) evde. Unutmuşum, memnunmuşum, hatırlatıvermiş sabah sabah... Gerinirken... Gazetelere dalmışken... Spor üstü sauna planları yaparken... Sonra bir akşamüstü kahvesi kırda bayırda...
Sindrella'nın üvey annesi gibiydi vallahi, canımı çıkardı.
Hiçbir yere çıkamadım. Çakıldım kaldım evde. (Şu zaman itibariyle, tertemiz evde) Şu an tek istediğim şey, beni hamur gibi yoğuracak, cıbıldak ayaklarını sırtımı çiğneye çiğneye gezdirecek biri... Ne kadar kıroyum be! İnsan "Uzak Doğu masajı istiyorum" gibi birşeyler söyler... Sıpa mıpa'dan bahseder...
E, büyük kavgalar da çıktı tabi.
Efendim ben, yapı itibariyle hayatta, evde, gardropta, çekmecede, kafada fazlalığa tahammülü olmayan biriyim.
Genel prosedür şöyle işler, bana kalırsa:
1.Son bir yıldır kullanılmayan herşey, önce ihtiyacı olana verilmeli, kalanlar çöpe gitmelidir.
2.Yenisi alınan herşey önce ihtiyacı olana verilmeli, kalanlar çöpe gitmelidir.
Evin çeşitli yerlerinde çeşitli kutular, vazolar var mesela... Kutuların hepsinin içinde tedavülden çıkmış bozuk paralar, neye ait olduğu bilinmeyen düğmeler, boncuklar, çiviler, paket lastikleri, varlığını unuttuğumuz tokalar... Her bir kutuda ayrı ayrı hem de... Şimdi ben diyorum ki "onları (kutuları da) atalım", Sultan diyor "Olmaz, gün gelir lazım olur"...
Büfenin üzerinde, iki yıl önce alınmış bir tütsülük var... Sultan tütsü yakılınca öksürüyor diye, iki yıldır kullanılmıyor, iki yıldır orada yer işgal ediyor... Bir de şekilsiz ki. Ne yaptım? Gizlice çöpe attım. Bakalım ne zaman farkına varacak? Bence hiçbir zaman.
Yeni tencere takımları alınmış, ama eskileri de onlarla beraber üst üste, kat kat duruyor dolapta. Birini almak için, onun üzerinde konuşlandırılmış diğer dördünü çıkarmak zorundasınız önce. Her seferinde tahammül ötesi tencere gürültüsü, tangır tungur kapaklar yerde. Mesela tenceresi ortadan kaybolmuş, ama anlamsız ve hiçbir tencereye uymayan kapaklar var. Sapı kopmuş cezve, bir tencere kapağının siyah tutacağı... Onlar da duruyor. Birgün lazım olur...
Bizimkisi bir de haftalarca uğraşıp emek verip, ahşap boyama sehpa takımı yaptı. Bir güzel, bir zarif... El emeği. Muhteşem! Eski sehpa takımları n'oldu? Onlar da duruyor... Misafir gelirse kullanılırmış. Birşey ikram edildiğinde onları önlerine koymak rahat oluyormuş... Misafir için yaşıyoruz zaten.
Camların önündeki mermerlerde kinder sürpriz oyuncakları dizili. Gelen misafirlerin çocukları oynarmış...
Şu Sultan bir tatile gitsin, o zaman görecek "büyük temizlik" nasıl olurmuş. Öyle büyük şeyleri ya da çok göz önünde olanları atamıyorum. Mimlendim çünkü. Anneannemden kalan süslü sabunu (sabunluk değil, sadece sabun) atmıştım, mimlendim... Çöpleri kontrol ediyor ben temizliğe giriştiğimde.
Niye böyle oldu bu bizimkisi bilmem ki... Savaş çocuğu sanki. Herşeyi saklıyor. Bu böyle değildi. Yaşlandıkça garipleşti. Yokluk korkusu sardı. Güzel annem, sen hayatında yokluk gördün mü hiç? Allah bundan sonra da göstermesin... Ama bırak, evin çıfıtçı çarşısına dönmesin be güzelim! Her köşeden bir aksesuvar zırtlamasın gözümüzün önüne. Orta masana koyduğun çıfıtlardan sıkılıp yenisini aldığında, diğerleri de onlarla birlikte durmasın orada... At onları, kurtul kalabalıktan! Başkasına "yeni" olur o... Orada o ikisi olmaz. Yorar seni... Bakarken gözlerini, toz alırken kollarını.
Hayat gibi...
Temizlik lazım, zaman zaman da "büyük temizlik".
Son 1 yıldır sana zarardan başka hiçbir şey vermeyen arkadaşlıklar bitmeli...
Yeni bir aşk istediğinde, eskisini incitmeden göndermeli, başkasına "yeni" olsun diye... İkisi bir arada olmaz. Yorar.
Niye gönderilmesin ki? Gün gelir lazım mı olur?
Sindrella'nın üvey annesi gibiydi vallahi, canımı çıkardı.
Hiçbir yere çıkamadım. Çakıldım kaldım evde. (Şu zaman itibariyle, tertemiz evde) Şu an tek istediğim şey, beni hamur gibi yoğuracak, cıbıldak ayaklarını sırtımı çiğneye çiğneye gezdirecek biri... Ne kadar kıroyum be! İnsan "Uzak Doğu masajı istiyorum" gibi birşeyler söyler... Sıpa mıpa'dan bahseder...
E, büyük kavgalar da çıktı tabi.
Efendim ben, yapı itibariyle hayatta, evde, gardropta, çekmecede, kafada fazlalığa tahammülü olmayan biriyim.
Genel prosedür şöyle işler, bana kalırsa:
1.Son bir yıldır kullanılmayan herşey, önce ihtiyacı olana verilmeli, kalanlar çöpe gitmelidir.
2.Yenisi alınan herşey önce ihtiyacı olana verilmeli, kalanlar çöpe gitmelidir.
Evin çeşitli yerlerinde çeşitli kutular, vazolar var mesela... Kutuların hepsinin içinde tedavülden çıkmış bozuk paralar, neye ait olduğu bilinmeyen düğmeler, boncuklar, çiviler, paket lastikleri, varlığını unuttuğumuz tokalar... Her bir kutuda ayrı ayrı hem de... Şimdi ben diyorum ki "onları (kutuları da) atalım", Sultan diyor "Olmaz, gün gelir lazım olur"...
Büfenin üzerinde, iki yıl önce alınmış bir tütsülük var... Sultan tütsü yakılınca öksürüyor diye, iki yıldır kullanılmıyor, iki yıldır orada yer işgal ediyor... Bir de şekilsiz ki. Ne yaptım? Gizlice çöpe attım. Bakalım ne zaman farkına varacak? Bence hiçbir zaman.
Yeni tencere takımları alınmış, ama eskileri de onlarla beraber üst üste, kat kat duruyor dolapta. Birini almak için, onun üzerinde konuşlandırılmış diğer dördünü çıkarmak zorundasınız önce. Her seferinde tahammül ötesi tencere gürültüsü, tangır tungur kapaklar yerde. Mesela tenceresi ortadan kaybolmuş, ama anlamsız ve hiçbir tencereye uymayan kapaklar var. Sapı kopmuş cezve, bir tencere kapağının siyah tutacağı... Onlar da duruyor. Birgün lazım olur...
Bizimkisi bir de haftalarca uğraşıp emek verip, ahşap boyama sehpa takımı yaptı. Bir güzel, bir zarif... El emeği. Muhteşem! Eski sehpa takımları n'oldu? Onlar da duruyor... Misafir gelirse kullanılırmış. Birşey ikram edildiğinde onları önlerine koymak rahat oluyormuş... Misafir için yaşıyoruz zaten.
Camların önündeki mermerlerde kinder sürpriz oyuncakları dizili. Gelen misafirlerin çocukları oynarmış...
Şu Sultan bir tatile gitsin, o zaman görecek "büyük temizlik" nasıl olurmuş. Öyle büyük şeyleri ya da çok göz önünde olanları atamıyorum. Mimlendim çünkü. Anneannemden kalan süslü sabunu (sabunluk değil, sadece sabun) atmıştım, mimlendim... Çöpleri kontrol ediyor ben temizliğe giriştiğimde.
Niye böyle oldu bu bizimkisi bilmem ki... Savaş çocuğu sanki. Herşeyi saklıyor. Bu böyle değildi. Yaşlandıkça garipleşti. Yokluk korkusu sardı. Güzel annem, sen hayatında yokluk gördün mü hiç? Allah bundan sonra da göstermesin... Ama bırak, evin çıfıtçı çarşısına dönmesin be güzelim! Her köşeden bir aksesuvar zırtlamasın gözümüzün önüne. Orta masana koyduğun çıfıtlardan sıkılıp yenisini aldığında, diğerleri de onlarla birlikte durmasın orada... At onları, kurtul kalabalıktan! Başkasına "yeni" olur o... Orada o ikisi olmaz. Yorar seni... Bakarken gözlerini, toz alırken kollarını.
Hayat gibi...
Temizlik lazım, zaman zaman da "büyük temizlik".
Son 1 yıldır sana zarardan başka hiçbir şey vermeyen arkadaşlıklar bitmeli...
Yeni bir aşk istediğinde, eskisini incitmeden göndermeli, başkasına "yeni" olsun diye... İkisi bir arada olmaz. Yorar.
Niye gönderilmesin ki? Gün gelir lazım mı olur?
Cuma, Haziran 16, 2006
SESSİZ TELEFON TRAVMASI
Bak şimdi yine sinirliyim...
Sessiz telefonlara -tabii ki özel numara- illlllett oluyorum.
Bütün günümün içine etti tam anlamıyla. Söylesene ulan, her kimsen? Eskiden olsa psikopat bir kadından şüphelenirdim. Ama o da huzura erdiğine göre (huzurdan ne anladığına bağlı. O huzurluysa, ben Mevlana'yla pişti oynuyorum.), kim bu? Kim kim kim... Telefonu kapatsam bir türlü, sessize alsam bir türlü, açsam bir türlü.
N'oluyor şimdi? Ne anlıyorsun eblek eblek tüm akşamını, konuşmayacağın birinin "efendim"ini defalarca duymaya harcayarak? Buyur, eve geldim, kapattım telefonu. Ne halin varsa gör. Parmaklarına kramp girer, gözlerin şaşı kalır, ömrün boyu sesin çıkamaz inşallah!
Bu sessiz telefonların sesini duyurmaktan aciz sahipleri ne demek istiyor sessizce? "Ben buradayım." "Ne yaptığını merak ediyorum." "Ben mutsuzum, bari rahatsız edeyim de en azından tadın/ız kaçsın." Başarıyor da şerefsizler...
Bir dönem, ben evimin kadınıyken!! ve evimin direğiyle!! mutlu mutlu!! yaşarken, eve sürekli sessiz telefonlar geliyordu. Her gün... Her akşam... Denli densiz zamanlarda.
O kadar sinir bozucu birşey ki bu, yaşamayan anlamaz. Yaşamayan, benim bu sessiz telefon paniğime anlam veremez. Bu benim için, tekrar yaşamak istemediğim zamanların, hatırlamak istemediğim mutsuzlukların, etrafımda dönen pislik oyunların, sahtekarlığın başlangıç düdüğü. Sanki bu sessiz telefonların defalarcasının ardından, bir gece sessiz telefon sese gelecek ve bana şunları diyecek:
"Senin kocan bana asılıyoduuuuu....
Altı yıldır ilişkimiz vaaaar.....
Salaaaaksın kızım sennn.....
Ben evinize girdiiiim...
Ben yatağınıza girdiiiim....
Seni sevmiyoooo...
Peşimi bırakmıyoooo...."
Evet, evet... Ben bir gece bunları duydum.
Türkçe meali:
Ben zor durumdayım.
Kocan senden ayrılmıyor, ayrıca salağın da teki.
İş bana düştü.
Ne yaptımsa olmadı, salak kocan sana birşey söyleyemedi.
Sonunda şarkülüm kaydı, ayarlarım bozuldu.
Ayrıca çirkefim, aynı zamanda onursuz ve arsız...
Şu bombayı bir patlatayım da, salak kocan nasıl olsa maymun gibi beni affeder.
Koko meali:
Bunlara ne gerek vardı gerzekler?
Söyleseydi, yıllarca acı çekmezdiniz büyük aşkınız için.
Söylerdi, biterdi.
Şimdi olduğu gibi.
Ama ben, şimdi olduğu gibi bittiğinde, aynı ben olmazdım.
Ne gerek vardı beni yaralamaya?
Ne gerek vardı üzerime oyunlar oynamaya?
Söylerdi, biterdi.
Ben yoluma devam ederdim, şimdi olduğu gibi.
Mutluluğu -şimdi değil de- yıllar önce yakalardım.
Ne gerek vardı zamanımı yiyip bitirmenize?
Söylerdi, biterdi, anlardım.
Anlamayacak insan mıydım?
"İlişkilerde zorla sevgi olmaz, ölümüne dürüstlük olur" diyen kimdi defalarca?
Hayatım boyunca kimsenin sevgisine, varlığına muhtaç olmadım.
Ne zannettiniz kendinizi?
Adam gibi söylerdi, anlardım, biterdi.
Adam gibi söylenmedi, adam gibi bitirdim.
Alnımda "Gerizekalı bir erkek kullanılarak, kadınsal egolar tatmin edilir, bedava" mı yazıyor?
Ne gerek vardı hala aklımdan çıkamayan bu kefaşe cümleleri duymama?
Ne gerek vardı, bana hayatımın her sessiz telefonunda travma yaşatmaya?
Psikolog meali:
Hayatın içinde herşey var.
İnsanların mayasında iyilik kadar kötülük de var. Kiminde az, kiminde çok...
İlişkide bulunduğun insanları kendin gibi bilirsen, büyük hayal kırıklıkları ve travmalar yaşarsın.
İnsanlardan herşeyi bekle...
Ama hayatını bu şüpheyle yönlendirme.
Öyle bir dimdik dur ki, kendini manevi anlamda öyle bir donat ki, başına ne gelirse gelsin kopan onca fırtınadan sonra ortalık durulduğunda arda kalan tek şey, özgüvenin olsun.
Özgüven beraberinde neyi getirir?
Özeleştiriyi... Kendini tanımayı... İnsan cinsini fazla sallamamayı... Hayata bağlanmayı... Değerinin farkına varmayı... Fırtınanın yıkımlarını zamanla unutmayı. Anahtar kelime neymiş?
Zamanla unutmak...
Zaman geçiyor, ben unutuyorum.
Sessiz telefonları "bir hayranım" diye şımarıklıkla karşılayacağım zamanlar çok yakın.
Hissediyorum.
Sessiz telefonlara -tabii ki özel numara- illlllett oluyorum.
Bütün günümün içine etti tam anlamıyla. Söylesene ulan, her kimsen? Eskiden olsa psikopat bir kadından şüphelenirdim. Ama o da huzura erdiğine göre (huzurdan ne anladığına bağlı. O huzurluysa, ben Mevlana'yla pişti oynuyorum.), kim bu? Kim kim kim... Telefonu kapatsam bir türlü, sessize alsam bir türlü, açsam bir türlü.
N'oluyor şimdi? Ne anlıyorsun eblek eblek tüm akşamını, konuşmayacağın birinin "efendim"ini defalarca duymaya harcayarak? Buyur, eve geldim, kapattım telefonu. Ne halin varsa gör. Parmaklarına kramp girer, gözlerin şaşı kalır, ömrün boyu sesin çıkamaz inşallah!
Bu sessiz telefonların sesini duyurmaktan aciz sahipleri ne demek istiyor sessizce? "Ben buradayım." "Ne yaptığını merak ediyorum." "Ben mutsuzum, bari rahatsız edeyim de en azından tadın/ız kaçsın." Başarıyor da şerefsizler...
Bir dönem, ben evimin kadınıyken!! ve evimin direğiyle!! mutlu mutlu!! yaşarken, eve sürekli sessiz telefonlar geliyordu. Her gün... Her akşam... Denli densiz zamanlarda.
O kadar sinir bozucu birşey ki bu, yaşamayan anlamaz. Yaşamayan, benim bu sessiz telefon paniğime anlam veremez. Bu benim için, tekrar yaşamak istemediğim zamanların, hatırlamak istemediğim mutsuzlukların, etrafımda dönen pislik oyunların, sahtekarlığın başlangıç düdüğü. Sanki bu sessiz telefonların defalarcasının ardından, bir gece sessiz telefon sese gelecek ve bana şunları diyecek:
"Senin kocan bana asılıyoduuuuu....
Altı yıldır ilişkimiz vaaaar.....
Salaaaaksın kızım sennn.....
Ben evinize girdiiiim...
Ben yatağınıza girdiiiim....
Seni sevmiyoooo...
Peşimi bırakmıyoooo...."
Evet, evet... Ben bir gece bunları duydum.
Türkçe meali:
Ben zor durumdayım.
Kocan senden ayrılmıyor, ayrıca salağın da teki.
İş bana düştü.
Ne yaptımsa olmadı, salak kocan sana birşey söyleyemedi.
Sonunda şarkülüm kaydı, ayarlarım bozuldu.
Ayrıca çirkefim, aynı zamanda onursuz ve arsız...
Şu bombayı bir patlatayım da, salak kocan nasıl olsa maymun gibi beni affeder.
Koko meali:
Bunlara ne gerek vardı gerzekler?
Söyleseydi, yıllarca acı çekmezdiniz büyük aşkınız için.
Söylerdi, biterdi.
Şimdi olduğu gibi.
Ama ben, şimdi olduğu gibi bittiğinde, aynı ben olmazdım.
Ne gerek vardı beni yaralamaya?
Ne gerek vardı üzerime oyunlar oynamaya?
Söylerdi, biterdi.
Ben yoluma devam ederdim, şimdi olduğu gibi.
Mutluluğu -şimdi değil de- yıllar önce yakalardım.
Ne gerek vardı zamanımı yiyip bitirmenize?
Söylerdi, biterdi, anlardım.
Anlamayacak insan mıydım?
"İlişkilerde zorla sevgi olmaz, ölümüne dürüstlük olur" diyen kimdi defalarca?
Hayatım boyunca kimsenin sevgisine, varlığına muhtaç olmadım.
Ne zannettiniz kendinizi?
Adam gibi söylerdi, anlardım, biterdi.
Adam gibi söylenmedi, adam gibi bitirdim.
Alnımda "Gerizekalı bir erkek kullanılarak, kadınsal egolar tatmin edilir, bedava" mı yazıyor?
Ne gerek vardı hala aklımdan çıkamayan bu kefaşe cümleleri duymama?
Ne gerek vardı, bana hayatımın her sessiz telefonunda travma yaşatmaya?
Psikolog meali:
Hayatın içinde herşey var.
İnsanların mayasında iyilik kadar kötülük de var. Kiminde az, kiminde çok...
İlişkide bulunduğun insanları kendin gibi bilirsen, büyük hayal kırıklıkları ve travmalar yaşarsın.
İnsanlardan herşeyi bekle...
Ama hayatını bu şüpheyle yönlendirme.
Öyle bir dimdik dur ki, kendini manevi anlamda öyle bir donat ki, başına ne gelirse gelsin kopan onca fırtınadan sonra ortalık durulduğunda arda kalan tek şey, özgüvenin olsun.
Özgüven beraberinde neyi getirir?
Özeleştiriyi... Kendini tanımayı... İnsan cinsini fazla sallamamayı... Hayata bağlanmayı... Değerinin farkına varmayı... Fırtınanın yıkımlarını zamanla unutmayı. Anahtar kelime neymiş?
Zamanla unutmak...
Zaman geçiyor, ben unutuyorum.
Sessiz telefonları "bir hayranım" diye şımarıklıkla karşılayacağım zamanlar çok yakın.
Hissediyorum.
Çarşamba, Haziran 14, 2006
KIVRANIYORUM
Sigara mı, göbek mi?
Sigara mı, koca popo mu?
Sigara mı, tombul kollar mı?
Sigara mı, yemek mi?
Sigara mı daha zararlı vücuda, fazla kilo mu?
Sigara mı daha zararlı bünyeye, sigara içmemenin yarattığı -bendeki- abartılı asabiyet mi?
Etrafımıza sigara içerken mi daha çok zarar veriyoruz, sigara içmediğimiz için sinirli olduğumuzda mı?
Bu akşam da içmeyim, peki.
Ben yürüyüşe gidiyorum.
Hayır, bir sigara alıp geleceğim.
Hayır, sadece yürüyüp geleceğim. Yerde yarılanmış bir izmarit bulurum belki!
Sigara mı, koca popo mu?
Sigara mı, tombul kollar mı?
Sigara mı, yemek mi?
Sigara mı daha zararlı vücuda, fazla kilo mu?
Sigara mı daha zararlı bünyeye, sigara içmemenin yarattığı -bendeki- abartılı asabiyet mi?
Etrafımıza sigara içerken mi daha çok zarar veriyoruz, sigara içmediğimiz için sinirli olduğumuzda mı?
Bu akşam da içmeyim, peki.
Ben yürüyüşe gidiyorum.
Hayır, bir sigara alıp geleceğim.
Hayır, sadece yürüyüp geleceğim. Yerde yarılanmış bir izmarit bulurum belki!
Salı, Haziran 13, 2006
İĞĞĞRENCİM!
Ankamall'daydım bu akşam. Mecburen. Ricaen.
Genişşşşş... Derinnn....Nereye yürüyeceğimi şaşırıyorum. Sürekli yanımdakini kolaçan ediyorum. Neredeyse iple kendimi bağlayacağım ona. Benim kaybolma hikayelerim meşhurdur... Bir kaybolursam, tamam. Cep telefonuyla arasam, bulunduğum yeri tarif edebileceğimden şüpheliyim. İşin yoksa otoparkın girişine yürü... En kesin yer. Orada ondan bir tane daha yok! O yüzlerce metrekarelik alanın varlığı içimi daraltarak tezat oluşturuyor. Bir sürü şaşkın insan oradan oraya koşuşturup duruyor... Eller kollar poşet dolu.Durmadan tüketiyorlar. Bir yandan da, birbirlerine bakıyorlar. Zaman zaman, ellerinde en fazla poşet taşıyanların en havalı kırıtmalarına tanık olunuyor. Yemek için ayrılan kata daha bir güvenle yürüyerek arz-ı endam ediyorlar. Topukları şu marşa tempo tutuyor: en-çok-pa-ra-yı-ben-bas-tım! Yedikleri yemekten nasıl keyif aldıkları anlaşılmıyor. O uğultuda nasıl yemek yenir ki? Yemek sadece karın doyurmak için mi yenir hayvanlar gibi? Huzurla oturulur masaya. Sohbet edilir. Damak keyiflendirilir. Öyle olmaz ki! Her yer insan gürültüsü... Uğultu, uğultu. Bir de gezmeye gelenler var. Bu kadar salaklık olur mu be! Dışarıda püfür püfür hava varken gezmek için oraya mı gelinir? Mel mel vitrinlere bakınıyorlar. Tööbe töööbeee...
Soru: Yukarıda anlatılan insan tipolojisi aşağıdakilerden hangisini tüketmektedir?
a)Parayı
b)Zamanı
c)İçlerini
d)Birbirlerini
e)Hepsi
Soru: Aynı insan tipolojisi aşağıdakilerden hangisini kaçırmaktadır?
a)Sokaktaki hayatı
b)Özgün olabilmeyi
c)Yaşam keyfini
d)Kendisi gibi hayatı, tüketmeyen insanları
e)Hepsi
Böyle şeylere niye takıyorum, onu da bilmiyorum. Bana ne ki? Üzerime vazife sanki. Hem benim orada ne işim vardı ki? Bilmiyor muyum ki, oralardan her dönüşümde başım ağrıyor, üzerime ağırlık çöküyor?
Gülesim geldi kendime. Şey gibi hissettim: Hani lüks bir restoranın bahçesinde yemek yiyen insanları dışarıdan seyrederek iç geçiren az paralı bir grup vardır: "Buralar bize göre değil la! Zenginler için..." diyen... Hani zenginlere için için kızan... Daha da abartıp zenginlerin arabalarını filan çizen...
Çok şükür, hiçbir zaman hiçbir şeyde aklım kalmadı...Benim -yine üzerime ne vazifeyse- derdim o değil ki... Bu şuursuzluk midemi bulandırıyor.
Bana ne ki?
Ben yine güzel yerlerde yemek yemeğe devam edeceğim, ama orası yemekleri iyi olduğu için "güzel" olacak veya bahçesi huzur verdiği için "güzel" olacak veya garsonu sevimli olduğu için "güzel" olacak veya beraberimdekiler keyif verdiği için "güzel" olacak veya kokoreçin baharatlarını tam kıvamında koyduğu için "güzel" olacak veya çikolatalı sufleyi nutella tadında, yumurta kokmayan bir pofudak yapabildiği için "güzel" olacak.
Ben yine alış veriş yapmaya devam edeceğim, ama -mesela- Tunalı'da keyifle vitrinlere baka baka... Pazarlık yapa yapa... Tezgahtarlarla konuşa konuşa... Askıdakilere bakarken peşimden ayrılmayıp "yardımcı olabilir miyim" diyen cinslerine "tek başıma bakmak istiyorum, beğendiğim birşey olursa yardım isterim" diye diye...Ellerim yine poşetlerle dolu olacak, ama molayı Kuğulu Park'ta vereceğim, insanları seyrederek, simit yiyerek. Belki de süt mısır... Belki de eteğimi pazardan, ceketimi Beymen'den, kotumu exporttan alacağım, yeter ki BENİM içime sinsin. Tokalarımı işyerimin oradaki köprünün altında tezgah açan amcadan seçeceğim, kolyelerimi Beypazarı'ndan...
Acaba benim bu durumum da onların midesini bulandırıyor mudur?
İğğğrençsiiiin! İşportacıdan toka ha?
Genişşşşş... Derinnn....Nereye yürüyeceğimi şaşırıyorum. Sürekli yanımdakini kolaçan ediyorum. Neredeyse iple kendimi bağlayacağım ona. Benim kaybolma hikayelerim meşhurdur... Bir kaybolursam, tamam. Cep telefonuyla arasam, bulunduğum yeri tarif edebileceğimden şüpheliyim. İşin yoksa otoparkın girişine yürü... En kesin yer. Orada ondan bir tane daha yok! O yüzlerce metrekarelik alanın varlığı içimi daraltarak tezat oluşturuyor. Bir sürü şaşkın insan oradan oraya koşuşturup duruyor... Eller kollar poşet dolu.Durmadan tüketiyorlar. Bir yandan da, birbirlerine bakıyorlar. Zaman zaman, ellerinde en fazla poşet taşıyanların en havalı kırıtmalarına tanık olunuyor. Yemek için ayrılan kata daha bir güvenle yürüyerek arz-ı endam ediyorlar. Topukları şu marşa tempo tutuyor: en-çok-pa-ra-yı-ben-bas-tım! Yedikleri yemekten nasıl keyif aldıkları anlaşılmıyor. O uğultuda nasıl yemek yenir ki? Yemek sadece karın doyurmak için mi yenir hayvanlar gibi? Huzurla oturulur masaya. Sohbet edilir. Damak keyiflendirilir. Öyle olmaz ki! Her yer insan gürültüsü... Uğultu, uğultu. Bir de gezmeye gelenler var. Bu kadar salaklık olur mu be! Dışarıda püfür püfür hava varken gezmek için oraya mı gelinir? Mel mel vitrinlere bakınıyorlar. Tööbe töööbeee...
Soru: Yukarıda anlatılan insan tipolojisi aşağıdakilerden hangisini tüketmektedir?
a)Parayı
b)Zamanı
c)İçlerini
d)Birbirlerini
e)Hepsi
Soru: Aynı insan tipolojisi aşağıdakilerden hangisini kaçırmaktadır?
a)Sokaktaki hayatı
b)Özgün olabilmeyi
c)Yaşam keyfini
d)Kendisi gibi hayatı, tüketmeyen insanları
e)Hepsi
Böyle şeylere niye takıyorum, onu da bilmiyorum. Bana ne ki? Üzerime vazife sanki. Hem benim orada ne işim vardı ki? Bilmiyor muyum ki, oralardan her dönüşümde başım ağrıyor, üzerime ağırlık çöküyor?
Gülesim geldi kendime. Şey gibi hissettim: Hani lüks bir restoranın bahçesinde yemek yiyen insanları dışarıdan seyrederek iç geçiren az paralı bir grup vardır: "Buralar bize göre değil la! Zenginler için..." diyen... Hani zenginlere için için kızan... Daha da abartıp zenginlerin arabalarını filan çizen...
Çok şükür, hiçbir zaman hiçbir şeyde aklım kalmadı...Benim -yine üzerime ne vazifeyse- derdim o değil ki... Bu şuursuzluk midemi bulandırıyor.
Bana ne ki?
Ben yine güzel yerlerde yemek yemeğe devam edeceğim, ama orası yemekleri iyi olduğu için "güzel" olacak veya bahçesi huzur verdiği için "güzel" olacak veya garsonu sevimli olduğu için "güzel" olacak veya beraberimdekiler keyif verdiği için "güzel" olacak veya kokoreçin baharatlarını tam kıvamında koyduğu için "güzel" olacak veya çikolatalı sufleyi nutella tadında, yumurta kokmayan bir pofudak yapabildiği için "güzel" olacak.
Ben yine alış veriş yapmaya devam edeceğim, ama -mesela- Tunalı'da keyifle vitrinlere baka baka... Pazarlık yapa yapa... Tezgahtarlarla konuşa konuşa... Askıdakilere bakarken peşimden ayrılmayıp "yardımcı olabilir miyim" diyen cinslerine "tek başıma bakmak istiyorum, beğendiğim birşey olursa yardım isterim" diye diye...Ellerim yine poşetlerle dolu olacak, ama molayı Kuğulu Park'ta vereceğim, insanları seyrederek, simit yiyerek. Belki de süt mısır... Belki de eteğimi pazardan, ceketimi Beymen'den, kotumu exporttan alacağım, yeter ki BENİM içime sinsin. Tokalarımı işyerimin oradaki köprünün altında tezgah açan amcadan seçeceğim, kolyelerimi Beypazarı'ndan...
Acaba benim bu durumum da onların midesini bulandırıyor mudur?
İğğğrençsiiiin! İşportacıdan toka ha?
BIRAKINIZ SADECE YAZAYIM
Köpek oğlumun resmini koymam istenmiş...
Koyamam, kusura bakmasın, beni de anlasın.
Şurada rahat rahat yazınıp çizinirken birileri yazdıklarımla oğlumun resmini hemen bağdaştırıp, CIA görevlisi edasıyla sakladığım kimliğimi öğrenecek gibi geliyor... Öyle olmasa ona "köpek oğlum" der miydim mesela? Adı var onun adı!
E, kim olduğum ortaya çıkınca ne olacak? Gereksizin biri, diğer bir gereksize diyecek ki, "şu bizimkinin bloğu var, aç oku" o da başka gereksizlere söyleyecek... Derkeeeen, benim bütün tadım kaçacak... Yazamayacağım hiçbir şey... Kontrollü olacağım. Yazdıklarım birinin kalbini kırar mı diye düşüneceğim. Utandığım duygularımı yazamayacağım. Yüksek sesle kendime bile söylemeye çekindiklerim olmayacak burada.
Boşver, olmasın burada oğlumun resmi... Onu çok sevdiğim ve hayatımın vazgeçilmezlerinden olduğu bilinsin. Okuyan da farzetsin ki, hiç tanımadığı birinin konuşmalarını yan odadan dinliyor, o kadar... Bu kadarı rahatsız etmez beni. Kendimi kimseye anlatmıyorum burada... Öyle bir derdim yok. Hayatımı ifşa etmek olsaydı derdim, fotoğrafların onlarca düzinesi olurdu burada. Belki de yalanların onlarcası... "Lay lay looom! Bakınız ne kadar mutluyum. Bakınız ne güzel bir köpeğim var. Bakınız ne çok arkadaşım var. Bakınız ne kadar eğleniyorum. Bakınız ve çatlayınız..."
Bu platformu egosunu tatmin etmek için kullanan o kadar çok hayalperest depresif var ki...
Bırakınız, ben yazayım, okumak isteyen okusun... O kadar.
Koyamam, kusura bakmasın, beni de anlasın.
Şurada rahat rahat yazınıp çizinirken birileri yazdıklarımla oğlumun resmini hemen bağdaştırıp, CIA görevlisi edasıyla sakladığım kimliğimi öğrenecek gibi geliyor... Öyle olmasa ona "köpek oğlum" der miydim mesela? Adı var onun adı!
E, kim olduğum ortaya çıkınca ne olacak? Gereksizin biri, diğer bir gereksize diyecek ki, "şu bizimkinin bloğu var, aç oku" o da başka gereksizlere söyleyecek... Derkeeeen, benim bütün tadım kaçacak... Yazamayacağım hiçbir şey... Kontrollü olacağım. Yazdıklarım birinin kalbini kırar mı diye düşüneceğim. Utandığım duygularımı yazamayacağım. Yüksek sesle kendime bile söylemeye çekindiklerim olmayacak burada.
Boşver, olmasın burada oğlumun resmi... Onu çok sevdiğim ve hayatımın vazgeçilmezlerinden olduğu bilinsin. Okuyan da farzetsin ki, hiç tanımadığı birinin konuşmalarını yan odadan dinliyor, o kadar... Bu kadarı rahatsız etmez beni. Kendimi kimseye anlatmıyorum burada... Öyle bir derdim yok. Hayatımı ifşa etmek olsaydı derdim, fotoğrafların onlarca düzinesi olurdu burada. Belki de yalanların onlarcası... "Lay lay looom! Bakınız ne kadar mutluyum. Bakınız ne güzel bir köpeğim var. Bakınız ne çok arkadaşım var. Bakınız ne kadar eğleniyorum. Bakınız ve çatlayınız..."
Bu platformu egosunu tatmin etmek için kullanan o kadar çok hayalperest depresif var ki...
Bırakınız, ben yazayım, okumak isteyen okusun... O kadar.
Pazartesi, Haziran 12, 2006
PİS PİSİ OTU
Yorgunum.
20 kiloluk köpek oğlumu kucağımda 5 kat yukarı çıkardım. Uyuşturucu yapıldı. Normal köpeklere verilenin 3 katı zerkedildi damara, anca uyuştu bizim dana. Gördüğüm en komik köpekti. Gözler şaşı, dil dışarıda aşağıya iki metre sarkmış, bacaklar yeni doğmuş kuzu gibi kenardan kenardan kayıyor, titriyor. Canım benim. Üzüldüm de çok...
Şu pisi otunun bu kadar problem yaratacağını düşünmezdim... Kulakta nasıl ilerlemiş öyle. Az kalsın tek kulağı duymayacakmış. Zarı milimle sıyırmış. Bir pisi otu kepazesi de ayak tabanından girmiş, yukarı doğru yürümeye başlamış... Hazır bayılmışken onu da kurtardı kahraman veterinerimiz...
Şu an hiç hali yok yürümeye ama, evin içinde yine de ben nereye gitsem pıt pıt peşimden gelmeye çalışıyor titreye titreye... İnsan bunu sevmez de ne yapar? Ağlayacağım neredeyse şu haline. (Belki de ağlamışımdır...)
Sahi, -çok şükür- uzun zamandır ağlamıyorum. Ben deyim 1 yıl, onlar desin daha da fazla... Şöyle hönkür hıçkırık... Bağıra bağıra... Böğüre böğüre...
Aman ağlamayayım... Kimse ağlatmasın artık.
Onun yerine yeni stil gülme sesleri gelişti bende... Gevrek, morartan, nefes aldırmayan, kesik, gürültülü, ardından "hiiiii" dediğim...
Hep güleyim.
Hep gülmek isteyim.
Etrafımda hep yüzümü güldürenler olsun.
20 kiloluk köpek oğlumu kucağımda 5 kat yukarı çıkardım. Uyuşturucu yapıldı. Normal köpeklere verilenin 3 katı zerkedildi damara, anca uyuştu bizim dana. Gördüğüm en komik köpekti. Gözler şaşı, dil dışarıda aşağıya iki metre sarkmış, bacaklar yeni doğmuş kuzu gibi kenardan kenardan kayıyor, titriyor. Canım benim. Üzüldüm de çok...
Şu pisi otunun bu kadar problem yaratacağını düşünmezdim... Kulakta nasıl ilerlemiş öyle. Az kalsın tek kulağı duymayacakmış. Zarı milimle sıyırmış. Bir pisi otu kepazesi de ayak tabanından girmiş, yukarı doğru yürümeye başlamış... Hazır bayılmışken onu da kurtardı kahraman veterinerimiz...
Şu an hiç hali yok yürümeye ama, evin içinde yine de ben nereye gitsem pıt pıt peşimden gelmeye çalışıyor titreye titreye... İnsan bunu sevmez de ne yapar? Ağlayacağım neredeyse şu haline. (Belki de ağlamışımdır...)
Sahi, -çok şükür- uzun zamandır ağlamıyorum. Ben deyim 1 yıl, onlar desin daha da fazla... Şöyle hönkür hıçkırık... Bağıra bağıra... Böğüre böğüre...
Aman ağlamayayım... Kimse ağlatmasın artık.
Onun yerine yeni stil gülme sesleri gelişti bende... Gevrek, morartan, nefes aldırmayan, kesik, gürültülü, ardından "hiiiii" dediğim...
Hep güleyim.
Hep gülmek isteyim.
Etrafımda hep yüzümü güldürenler olsun.
Pazar, Haziran 04, 2006
HAZİRAN GİRİZGAHI
Haziran 1/
Sıcak
Yapış yapış
Güne akşam 8'de başlamak istiyorum.
Haziran 2/
Yarın benim için çok önemli.
Hayatımın konuşmasını yapacağım.
Haziran 3/
Şımarıklık yaptım.
Kendime bir sürü güzel kokulu banyo malzemesi aldım. Zaaf... Tutamıyorum kendimi.
Bir de zilli bir elbise... Bir de ayakkabı... Bir de çanta...Yarın bana şans getirecekler.
Haziran 4/
Hala hesap kitap bilmiyorum.. Bazen işe yarıyor. Bugün, gelen ekstreleri bir zahmet ve de nihayet incelediğimde, son dört aydır kredi kartıma borcum olmadığı halde ödeme yaptığımı farkettim. Bu salaklığımı, kendime birşeyler alarak cezalandırdım. Oh olsun! Bir daha yapmam artık!!!
Haziran 5/
Köpek oğlumu çok özledim. İki gündür görmüyorum. Evin kapısını çaldığımda ya da anahtarla girerken, kapı açıldığında sanki fik fik kuyruğuyla üzerime atlayıp sevincinden oramı buramı çekiştirmeye başlayacak gibi geliyor. Evden 10 dakika bile ayrılsam, eve her girişimde aynı tören yaşanıyor...
Aslında hayatımda çok şey değişti. Büyük kayıplar yaşadım, kimi yorumlara göre. Ama benim için başedemediğim, yerine başka şey koyamadığım tek kayıp, köpek oğlum. Onun yeri bambaşka. Her şeyden ötede. Aramızda aşk var. Bunu kimsenin anlaması mümkün değil.
Neden üzerine titrediğim, emek verdiğim her şey benden uzakta kalıyor?
N'olur Allah'ım, n'olur! Köpek oğlum, ben ve bir ev...
Haziran 6/
Sakarlığım boyut değiştirip, "büyük talihsizlik"le evlendi. Bugün tam 4 kere dizimin aynı yerini aynı yere vurdum. Bununla da kalmadı, kapşonlu tişörtümün yakasındaki hani şu kapşonu sıkıştırmak için geçirilmiş, kalın ve ucuna ip kaçmasın diye plastikimsi klipsler geçirilmiş aptal sicimin sol yakadan sarkanını, ayakkabılarımı bağlarken eğildiğimde sündürerek parmaklarımın arasına sıkıştırmışım ve ellerimle işim bittiğinde hızla parmaklarımdan kurtulup sol gözüme çaktı. Gözüm hala kıpkırmızı ve halen sulanıyor... Hayır, hayır... Sakarlık değil, salaklık hiç değil... Kötü şans.
Haziran 7/
Bugün neredeyse 20 yıl sonra ilk kez basketbol oynadım. Yok yok... Yaşlanmışım. Ama çok zevkliydi. Neyse ki -yine- işi şımarıklıkla kurtardım. Hem benim basketlerim 2 puan sayıldı, hem de gerekli durumlarda kucaklanarak potaya yaklaştırıldım. Şu an ciddi ciddi kıçım ağrısa da, önümüzdeki günlerde oynamaya devam edeceğim.
Haziran 7/
İçim ferah, kalbim huzurlu. Mutluyum genel olarak.
Sıcak
Yapış yapış
Güne akşam 8'de başlamak istiyorum.
Haziran 2/
Yarın benim için çok önemli.
Hayatımın konuşmasını yapacağım.
Haziran 3/
Şımarıklık yaptım.
Kendime bir sürü güzel kokulu banyo malzemesi aldım. Zaaf... Tutamıyorum kendimi.
Bir de zilli bir elbise... Bir de ayakkabı... Bir de çanta...Yarın bana şans getirecekler.
Haziran 4/
Hala hesap kitap bilmiyorum.. Bazen işe yarıyor. Bugün, gelen ekstreleri bir zahmet ve de nihayet incelediğimde, son dört aydır kredi kartıma borcum olmadığı halde ödeme yaptığımı farkettim. Bu salaklığımı, kendime birşeyler alarak cezalandırdım. Oh olsun! Bir daha yapmam artık!!!
Haziran 5/
Köpek oğlumu çok özledim. İki gündür görmüyorum. Evin kapısını çaldığımda ya da anahtarla girerken, kapı açıldığında sanki fik fik kuyruğuyla üzerime atlayıp sevincinden oramı buramı çekiştirmeye başlayacak gibi geliyor. Evden 10 dakika bile ayrılsam, eve her girişimde aynı tören yaşanıyor...
Aslında hayatımda çok şey değişti. Büyük kayıplar yaşadım, kimi yorumlara göre. Ama benim için başedemediğim, yerine başka şey koyamadığım tek kayıp, köpek oğlum. Onun yeri bambaşka. Her şeyden ötede. Aramızda aşk var. Bunu kimsenin anlaması mümkün değil.
Neden üzerine titrediğim, emek verdiğim her şey benden uzakta kalıyor?
N'olur Allah'ım, n'olur! Köpek oğlum, ben ve bir ev...
Haziran 6/
Sakarlığım boyut değiştirip, "büyük talihsizlik"le evlendi. Bugün tam 4 kere dizimin aynı yerini aynı yere vurdum. Bununla da kalmadı, kapşonlu tişörtümün yakasındaki hani şu kapşonu sıkıştırmak için geçirilmiş, kalın ve ucuna ip kaçmasın diye plastikimsi klipsler geçirilmiş aptal sicimin sol yakadan sarkanını, ayakkabılarımı bağlarken eğildiğimde sündürerek parmaklarımın arasına sıkıştırmışım ve ellerimle işim bittiğinde hızla parmaklarımdan kurtulup sol gözüme çaktı. Gözüm hala kıpkırmızı ve halen sulanıyor... Hayır, hayır... Sakarlık değil, salaklık hiç değil... Kötü şans.
Haziran 7/
Bugün neredeyse 20 yıl sonra ilk kez basketbol oynadım. Yok yok... Yaşlanmışım. Ama çok zevkliydi. Neyse ki -yine- işi şımarıklıkla kurtardım. Hem benim basketlerim 2 puan sayıldı, hem de gerekli durumlarda kucaklanarak potaya yaklaştırıldım. Şu an ciddi ciddi kıçım ağrısa da, önümüzdeki günlerde oynamaya devam edeceğim.
Haziran 7/
İçim ferah, kalbim huzurlu. Mutluyum genel olarak.
Çarşamba, Mayıs 31, 2006
MAYIS ÖZETİ
Mayıs, eskiden en sevdiğim aydı.
Çünkü "Mayıs", "Mayıs" gibiydi.
Canlı, güzel kokan, ılık...
Şimdi Mayıs'ı anlayamıyorum. Yaz sıcağı gündüz boyu... Tüm enerjimi alıyor. Bir sevimsiz, bir sevimsiz.
Akşamları dışarıda olduğumda, bahçeye alınan servisler, güneş batınca içeri taşınıyor. Arkalarından da donarak bizler...
Havaya dil uzatılmazmış. Sarıkız arkadaşım öyle söyledi. Onu seviyorum.
İyi be Sarıkız...
Bu Mayıs da güzel.
Belki ben göremiyorum bunu.
Elveda Mayıs 2006.
Seneye daha güzel karşıla beni, ya da ben daha iyi anlayayım seni.
Bu Mayıs'tan aklımda kalanlar:
-Sigarayı bırakma çabam
-Spor salonu ve artık koşarken tıkanmamam
-Sigara içmediğim zamanlar ağzıma doldurduğum paket paket tatlandırıcılı sakızın midemde yarattığı deprem
-Hala hayatımda kimseyi istememem
-Hayatında olmamı isteyenleri kırmaktan keyif almam ama kırılmamalarına şaşırmam
-Hergün, kendi evim olması için dua etmem. Sadece köpek oğlum ve ben...
-"İyi ki böyle bir annem var" demeden uyumamam.
-Yemek yapmayı unutmaktan korkup mutfağa girişmem.
-Son hafta başlayan aşırı halsizliğimin ciddi birşey olmaması için dua etmem
Çünkü "Mayıs", "Mayıs" gibiydi.
Canlı, güzel kokan, ılık...
Şimdi Mayıs'ı anlayamıyorum. Yaz sıcağı gündüz boyu... Tüm enerjimi alıyor. Bir sevimsiz, bir sevimsiz.
Akşamları dışarıda olduğumda, bahçeye alınan servisler, güneş batınca içeri taşınıyor. Arkalarından da donarak bizler...
Havaya dil uzatılmazmış. Sarıkız arkadaşım öyle söyledi. Onu seviyorum.
İyi be Sarıkız...
Bu Mayıs da güzel.
Belki ben göremiyorum bunu.
Elveda Mayıs 2006.
Seneye daha güzel karşıla beni, ya da ben daha iyi anlayayım seni.
Bu Mayıs'tan aklımda kalanlar:
-Sigarayı bırakma çabam
-Spor salonu ve artık koşarken tıkanmamam
-Sigara içmediğim zamanlar ağzıma doldurduğum paket paket tatlandırıcılı sakızın midemde yarattığı deprem
-Hala hayatımda kimseyi istememem
-Hayatında olmamı isteyenleri kırmaktan keyif almam ama kırılmamalarına şaşırmam
-Hergün, kendi evim olması için dua etmem. Sadece köpek oğlum ve ben...
-"İyi ki böyle bir annem var" demeden uyumamam.
-Yemek yapmayı unutmaktan korkup mutfağa girişmem.
-Son hafta başlayan aşırı halsizliğimin ciddi birşey olmaması için dua etmem
Pazar, Mayıs 21, 2006
KIZDIM
Ben adam olmam!
Çünküm:
1. İnsanları kendim gibi zannediyorum haaaaaalaaaaaa!!!
2. İnsanları kendim gibi zannedip, "kendime" gibi ilgileniyorum haaaalaaaa!
3. Sevdiklerimi kendi yarattığım yalancı bir dünyada yalancı bir yere koyuyorum haaaalaaaa!
4. Sevdiklerim beni üzüyor haaaaalaaaa!
5. Beni üzenleri çok seviyorum haaaaalaaaa!
6. Beni en çok üzeni çok özlüyorum haaaaalaaaa!
7. Aptalım haaaalaaa!
8. Kendimden memnunum haaaalaaaa!
Çünküm:
1. İnsanları kendim gibi zannediyorum haaaaaalaaaaaa!!!
2. İnsanları kendim gibi zannedip, "kendime" gibi ilgileniyorum haaaalaaaa!
3. Sevdiklerimi kendi yarattığım yalancı bir dünyada yalancı bir yere koyuyorum haaaalaaaa!
4. Sevdiklerim beni üzüyor haaaaalaaaa!
5. Beni üzenleri çok seviyorum haaaaalaaaa!
6. Beni en çok üzeni çok özlüyorum haaaaalaaaa!
7. Aptalım haaaalaaa!
8. Kendimden memnunum haaaalaaaa!
Çarşamba, Mayıs 17, 2006
CUMHURİYETİME SALDIRIYORLAR
Pazartesi, Mayıs 15, 2006
BİRAZ FANATİKİM...
Pazar, Mayıs 14, 2006
İYİ Kİ ANNEMSİN

Canım annem,
İyi ki beni SEN doğurdun.
"Doğ-büyü-oku-işe gir-evlen-çocuk doğur-emekli ol-torun sev-öl" düzleminde hareket edilen, ne istediğini bile düşünmeden bu düzleme dahil olan, önceden programlanmış hayatlar sayesinde şu dünyaya gelen o kadar çok insan var ki...
Kimse ailesini seçemiyor.
Kimse annesini seçemiyor.
Ne olursan ol, yine de çok severdim seni. Anneler sevilmez mi?
Ama insanın annesini hem çok sevmesi, hem de onunla gurur duyması bambaşka birşey.
Hayatım boyunca, varlığın bana hep güven verdi.
Hayatım boyunca, yüreğimde ufacık bir yara bile açmadın.
Hayatımda bir kere bile senin yüzünden mutsuz olmadım.
Bir çocuk ne isterse, onu verdiniz babamla birlikte...
Herşeyden önce, birbirinizi çok sevdiniz.
Bir çocuk için bundan öte mutluluk mu var?
Beni dünyaya getirdiniz, hakkını da verdiniz.
Üremediniz.
İnsan yetiştirdiniz...
İyi ki babamla evlendin!!!
İyi ki annemsin!!!
Cuma, Mayıs 12, 2006
KENDİME KIYAK: 5 en iyi ŞİİR
1-Hayat görüşüm:
KAHVE
bir acı kahvenin 40 yıl hatrı varsa,
bir fincan neskafe
kaç yaprak işgal eder anılarda
kaç dijital aşk eşdeğer
mecnun aşkına?
sonar yemiş balık
daha mı uzun muhakeme eder hayatı?
yoksa oltadaki istavrit mi
daha çok özler iyotlu yalnızlığını?
İbrahim ÖZÇELİK
2-Kalbim
SUSARAK
Güneş altında söylenmedik söz yokmuş ..
Bu yüzden geceleri söylüyorum sevdiğimi ..
Ne gece ne gündüz yokmuş söylenmemiş söz ..
Ben de söylenmişleri söylüyorum yeni biçimde ..
Hiç bir biçim kalmamış dünyada denenmedik...
Ben de susuyorum sevgimi saklayıp içimde ....
Duyuyorsun değil mi suskunluğumu nasıl haykırıyor ...
Susarak sevgisini ilan eden çok var sevgilim ...
Ama bir başka seven yok benim sustuğum biçimde .....
Aziz Nesin
3-Ruh Halim
BÜYÜK CAN DEDİ Kİ
Kovalamayın beni yatağa
Hiç uykum yok
Daha lafınıza karışacağım
Ortalığı dağıtacağım
Televizyonu kapatacağım
Ayçiçeği resmi yapacağım daha
Başparmağıma şiir okuyacağım
Islık çalacağım
Daha çok işim var
Gecenizi karartacağım
Kütahya vazonuzu kıracağım
Vakitsiz yatırmayın beni
Daha çok erken
Can Yücel
4-Biri beni böyle sevsin...
BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM
Ben senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi,beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun, şeffaf, beyaz camdan olsun ki
içinde beni görebilesin
Fedakarlığımı anlıyorsun
vazgeçtim toprak olmaktan, vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce kavanozuma gelirsin.
Ve orada beraber yaşarız külümün içinde külün
ta ki bir savruk gelin yahut vefasız bir torun bizi ordan atana kadar...
Ama biz o zamana kadar o kadar karışacağız ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak iki çiçek açacak :
biri sen biri de ben.
Ben daha ölümü düşünmüyorum.
Ben daha bir çocuk doğuracağım
Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım.
Yaşayacağım, ama ,çok, pek çok, ama sen de beraber.
Ama ölüm de korkutmuyor beni.
Yalnız pek sevimsiz buluyorum bizim cenaze şeklini.
Ben ölünceye kadar da
Bu düzelir herhalde.
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?
İçimden bir şey : belki diyor.
Nazım Hikmet
5-Kızdıklarıma
NİCELERİ GELDİ
Niceleri geldi neler istediler
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenlerde hep senin gibiydiler
Bu dünya kimseye kalmaz bilesin
Er geç kuyusunu kazar herkesin
Tut ki , Nuh kadar yaşadın zor bela
Sonunda yok olacak sen değil misin ?
Ömer Hayyam
KAHVE
bir acı kahvenin 40 yıl hatrı varsa,
bir fincan neskafe
kaç yaprak işgal eder anılarda
kaç dijital aşk eşdeğer
mecnun aşkına?
sonar yemiş balık
daha mı uzun muhakeme eder hayatı?
yoksa oltadaki istavrit mi
daha çok özler iyotlu yalnızlığını?
İbrahim ÖZÇELİK
2-Kalbim
SUSARAK
Güneş altında söylenmedik söz yokmuş ..
Bu yüzden geceleri söylüyorum sevdiğimi ..
Ne gece ne gündüz yokmuş söylenmemiş söz ..
Ben de söylenmişleri söylüyorum yeni biçimde ..
Hiç bir biçim kalmamış dünyada denenmedik...
Ben de susuyorum sevgimi saklayıp içimde ....
Duyuyorsun değil mi suskunluğumu nasıl haykırıyor ...
Susarak sevgisini ilan eden çok var sevgilim ...
Ama bir başka seven yok benim sustuğum biçimde .....
Aziz Nesin
3-Ruh Halim
BÜYÜK CAN DEDİ Kİ
Kovalamayın beni yatağa
Hiç uykum yok
Daha lafınıza karışacağım
Ortalığı dağıtacağım
Televizyonu kapatacağım
Ayçiçeği resmi yapacağım daha
Başparmağıma şiir okuyacağım
Islık çalacağım
Daha çok işim var
Gecenizi karartacağım
Kütahya vazonuzu kıracağım
Vakitsiz yatırmayın beni
Daha çok erken
Can Yücel
4-Biri beni böyle sevsin...
BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM
Ben senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi,beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun, şeffaf, beyaz camdan olsun ki
içinde beni görebilesin
Fedakarlığımı anlıyorsun
vazgeçtim toprak olmaktan, vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce kavanozuma gelirsin.
Ve orada beraber yaşarız külümün içinde külün
ta ki bir savruk gelin yahut vefasız bir torun bizi ordan atana kadar...
Ama biz o zamana kadar o kadar karışacağız ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek
bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak iki çiçek açacak :
biri sen biri de ben.
Ben daha ölümü düşünmüyorum.
Ben daha bir çocuk doğuracağım
Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım.
Yaşayacağım, ama ,çok, pek çok, ama sen de beraber.
Ama ölüm de korkutmuyor beni.
Yalnız pek sevimsiz buluyorum bizim cenaze şeklini.
Ben ölünceye kadar da
Bu düzelir herhalde.
Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?
İçimden bir şey : belki diyor.
Nazım Hikmet
5-Kızdıklarıma
NİCELERİ GELDİ
Niceleri geldi neler istediler
Sonunda dünyayı bırakıp gittiler
Sen hiç gitmeyecek gibisin değil mi?
O gidenlerde hep senin gibiydiler
Bu dünya kimseye kalmaz bilesin
Er geç kuyusunu kazar herkesin
Tut ki , Nuh kadar yaşadın zor bela
Sonunda yok olacak sen değil misin ?
Ömer Hayyam
ARTIK KÖTÜYÜM BÖYLE BİLİNE
Yorgunum.
Uyuzum.
Dipteyim.
Hani derler ya "İyidir, ama tersi çok fenadır." diye?
Çok tersim, çok fenayım.
Bugün işte azarlamadığım kimse kalmadı.
Deliler deliyi görünce sopasını sakladı. İyi oldu.
Artık sabahları kimse odasında hıyar-domates tabağı yapıp tost yiyemez herhalde...
Çay ocağındakiler de benim çayı artık şekersiz içtiğimi öğrenmişlerdir... Bardağın içindeki aptal kaşığı çıkarıp masada alakasız yerlere koymaktan bıktım.
Yakında kimse benden sigara da isteyemeyecek... Çünkü içmeyeceğim. (Sevdiğim arkadaşlarım için içmesem de paket taşırım, ayrı)
Artık herkes kendi ağrı kesicisini kendi getirsin. Eczane miyiz be? Yıllardır tek bir ağrı kesici bile kullanmadım -çok şükür- ama boyuna evden ağrı kesici taşıyıp duruyorum...
Bitki çayı çeşitlerimi de kimseye göstermeyeceğim. Aktar mıyız be? Gidin alın. Dr. Ender Saraç destekli çeşit çeşit bitki çayları var marketlerde...
Aylardır içimden küfür ederek dışımdan ise gülümseyerek konuştuğum o geçimsiz huysuz gıcık kadına da haddini bildirdim... Hem de hiç küfür etmeden, ters konuşmadan. Odamdan çıkarken, bana verdiği zahmetler için onlarca kere teşekkür etti, bana Sicilya şarabı getireceğine söz verdi, (hem gıcık, hem de Sicilya'ya gidebiliyor... Hak mı ulan bu?) bir de iltifat etti!!! Bir kadında asalet eller ve gözlerden belli olurmuşşşşş. Yaş yetmişe gelse bile kadında bozulmayan yegane uzuvlarmışşşşşş. Çok şanslıymışım... "Beyim" de çok şanslıymışşşşş.
Sana ne be? Sana ne? El benim, bey benim... Allallaaaaa!!! Aylardır aklın nerdeydi? Getir de şarap içelim be kadın! Çok konuşma!
Haftalardır bir zıttırık pps sunumunu hazırlamayı beceremeyen çok bilmiş-az iş görmüş aptala da haddini bildirdim. Bir de "üniversite sınavında 'kaydırdığı' için doktor olamadığını söyleyecek kadar gerzek olduğunu da yüzüne vurarak hem de... Olur mu be öyle? Sen aptalsın da biz de mi öyleyiz? Zekanın söylenilen yalanla ilintili ölçülebildiğini çoook önce öğrendim ben... Doktor olamadın yaaaaa, oh yaaaa! Sen doktor değilsin ...sin ...sin ....sin!!!!! Onlar akıllı, sen aptalsın ...sın ...sın ...sın!
Eminim işyerinde herkes bana, demincek ifşa ettiğim "İyidir ama tersi çok fenadır"cümlesini kuruyordur... Belki "iyidir" kısmını kullanmadan hem de.
Bana ne? İyi olmak isteyen mi var? İyi olduk da n'oldu?
Herkes beni kötü bilsin. Bööööö!
Yıkılın karşımdan rezil hamam böcekleri!
Yarın saunada otuzsekiz seans yapıp içimdeki zehiri eritebilir miyim?
Keşke öyle olsa. Sıkıntılar tere karışıp bizi terketse...
Dur bakayım, yarın bir deneyim.
Bu son yazım olabilir. (Otuzsekiz seans???)
Uyuzum.
Dipteyim.
Hani derler ya "İyidir, ama tersi çok fenadır." diye?
Çok tersim, çok fenayım.
Bugün işte azarlamadığım kimse kalmadı.
Deliler deliyi görünce sopasını sakladı. İyi oldu.
Artık sabahları kimse odasında hıyar-domates tabağı yapıp tost yiyemez herhalde...
Çay ocağındakiler de benim çayı artık şekersiz içtiğimi öğrenmişlerdir... Bardağın içindeki aptal kaşığı çıkarıp masada alakasız yerlere koymaktan bıktım.
Yakında kimse benden sigara da isteyemeyecek... Çünkü içmeyeceğim. (Sevdiğim arkadaşlarım için içmesem de paket taşırım, ayrı)
Artık herkes kendi ağrı kesicisini kendi getirsin. Eczane miyiz be? Yıllardır tek bir ağrı kesici bile kullanmadım -çok şükür- ama boyuna evden ağrı kesici taşıyıp duruyorum...
Bitki çayı çeşitlerimi de kimseye göstermeyeceğim. Aktar mıyız be? Gidin alın. Dr. Ender Saraç destekli çeşit çeşit bitki çayları var marketlerde...
Aylardır içimden küfür ederek dışımdan ise gülümseyerek konuştuğum o geçimsiz huysuz gıcık kadına da haddini bildirdim... Hem de hiç küfür etmeden, ters konuşmadan. Odamdan çıkarken, bana verdiği zahmetler için onlarca kere teşekkür etti, bana Sicilya şarabı getireceğine söz verdi, (hem gıcık, hem de Sicilya'ya gidebiliyor... Hak mı ulan bu?) bir de iltifat etti!!! Bir kadında asalet eller ve gözlerden belli olurmuşşşşş. Yaş yetmişe gelse bile kadında bozulmayan yegane uzuvlarmışşşşşş. Çok şanslıymışım... "Beyim" de çok şanslıymışşşşş.
Sana ne be? Sana ne? El benim, bey benim... Allallaaaaa!!! Aylardır aklın nerdeydi? Getir de şarap içelim be kadın! Çok konuşma!
Haftalardır bir zıttırık pps sunumunu hazırlamayı beceremeyen çok bilmiş-az iş görmüş aptala da haddini bildirdim. Bir de "üniversite sınavında 'kaydırdığı' için doktor olamadığını söyleyecek kadar gerzek olduğunu da yüzüne vurarak hem de... Olur mu be öyle? Sen aptalsın da biz de mi öyleyiz? Zekanın söylenilen yalanla ilintili ölçülebildiğini çoook önce öğrendim ben... Doktor olamadın yaaaaa, oh yaaaa! Sen doktor değilsin ...sin ...sin ....sin!!!!! Onlar akıllı, sen aptalsın ...sın ...sın ...sın!
Eminim işyerinde herkes bana, demincek ifşa ettiğim "İyidir ama tersi çok fenadır"cümlesini kuruyordur... Belki "iyidir" kısmını kullanmadan hem de.
Bana ne? İyi olmak isteyen mi var? İyi olduk da n'oldu?
Herkes beni kötü bilsin. Bööööö!
Yıkılın karşımdan rezil hamam böcekleri!
Yarın saunada otuzsekiz seans yapıp içimdeki zehiri eritebilir miyim?
Keşke öyle olsa. Sıkıntılar tere karışıp bizi terketse...
Dur bakayım, yarın bir deneyim.
Bu son yazım olabilir. (Otuzsekiz seans???)
Çarşamba, Mayıs 10, 2006
PORTAKALLI ÇİKOLATA
Portakal likörlü bir kutu çikolata,
Koca bir fincan şekersiz, iyi kahve...
Yarım saatin içinde bittiler. Çok üzgünüm. Yine istiyorum. Çok güzeller.
Bütün günden aklımda kalan tek şey bu.
Bir de, hayatımda ilk kez (hoşlaşma babında) güzel bir kutuda çikolata hediyesi aldım... Hediye karşı tarafın amacına ulaşmadı. Aslında, vakt-i zamanında sıradan bir şekilde söylediğim "portakallı çikolataya ruhumu satarım" cümlesinin böylesine önemsenmesi şımartıcı bir incelik... Ne yalan söyleyim, başka birinden almayı tercih ederdim. Kalpsiz mi oldum ne? Ya da bunların hepsi aynı olduğu için böyle şeylerden etkilenmez oldum... "Kötü" kızlar, böyle "kötü" oluyor galiba... Bir dahaki sefere "Hayatta en istediğim şey sevgilimle Roma'ya gitmek" desem, karşımdakinin zekasını fazla mı küçümsemiş olurum???
Sonuç:
Sevdiğinden almadıkça hiçbir hediye anlamlı değil...
Sevdiğinle gitmedikçe hiçbir yer özel değil...
Karar:
Aşık olana kadar kimseye vakit ayırmayacağım.
Alakasız Not:
"Gazap Üzümleri"ni bitirdim. İlk sayfasında "Nisan 1966" tarihli babamın imzası var...
1. Tam da babamı çok özlediğim bir zamanda bu kitabı okumak... Onun çevirdiği sayfaları yıllar sonra çevirmek... İstediğim tam da buydu. Babamla birşeyler paylaşmak.
2. Kitabın içine girip, sevdiğim herkesle (yeğenler, anne, abla, enişte, köpek oğlum, iki arkadaşım ve aileleri, bir de sevdiğim) orada, o zamanda yaşamak istedim.
3. Orada, o zamanda olmasa da, bu istediğim hayal değil... Cesaret... Bende var da, yanımda götüreceklerim benimle aynı fikirde değil. Satsak neyimiz varsa, gitsek şöyle sakin bir yere, yirmi odalı bir evimiz olsa, evin yüz katı bahçemiz olsa... Üç günlük dünya be! Öleceğimizi bile bile pislik bir koşturmanın içinde ömür tüketiyoruz...
4. Ben gidiyorum... Beni seven arkamdan gelsin.
Koca bir fincan şekersiz, iyi kahve...
Yarım saatin içinde bittiler. Çok üzgünüm. Yine istiyorum. Çok güzeller.
Bütün günden aklımda kalan tek şey bu.
Bir de, hayatımda ilk kez (hoşlaşma babında) güzel bir kutuda çikolata hediyesi aldım... Hediye karşı tarafın amacına ulaşmadı. Aslında, vakt-i zamanında sıradan bir şekilde söylediğim "portakallı çikolataya ruhumu satarım" cümlesinin böylesine önemsenmesi şımartıcı bir incelik... Ne yalan söyleyim, başka birinden almayı tercih ederdim. Kalpsiz mi oldum ne? Ya da bunların hepsi aynı olduğu için böyle şeylerden etkilenmez oldum... "Kötü" kızlar, böyle "kötü" oluyor galiba... Bir dahaki sefere "Hayatta en istediğim şey sevgilimle Roma'ya gitmek" desem, karşımdakinin zekasını fazla mı küçümsemiş olurum???
Sonuç:
Sevdiğinden almadıkça hiçbir hediye anlamlı değil...
Sevdiğinle gitmedikçe hiçbir yer özel değil...
Karar:
Aşık olana kadar kimseye vakit ayırmayacağım.
Alakasız Not:
"Gazap Üzümleri"ni bitirdim. İlk sayfasında "Nisan 1966" tarihli babamın imzası var...
1. Tam da babamı çok özlediğim bir zamanda bu kitabı okumak... Onun çevirdiği sayfaları yıllar sonra çevirmek... İstediğim tam da buydu. Babamla birşeyler paylaşmak.
2. Kitabın içine girip, sevdiğim herkesle (yeğenler, anne, abla, enişte, köpek oğlum, iki arkadaşım ve aileleri, bir de sevdiğim) orada, o zamanda yaşamak istedim.
3. Orada, o zamanda olmasa da, bu istediğim hayal değil... Cesaret... Bende var da, yanımda götüreceklerim benimle aynı fikirde değil. Satsak neyimiz varsa, gitsek şöyle sakin bir yere, yirmi odalı bir evimiz olsa, evin yüz katı bahçemiz olsa... Üç günlük dünya be! Öleceğimizi bile bile pislik bir koşturmanın içinde ömür tüketiyoruz...
4. Ben gidiyorum... Beni seven arkamdan gelsin.
Pazar, Mayıs 07, 2006
PARDON? NE TEŞEKKÜRÜ?
Ne güzel başlamıştı bugün ve ne güzel bitecekti...
Güzel mi güzel bir Pazar kahvaltısı: İnce kıyım maydanoz ve küçük doğranmış bahçe domatesi (kabuklarını soymak lazım) az tuz ve sirke, kekik, zeytinyağı, bol limonla koca bir kaseye doldurulur... Kaşıklanarak yenmesi tavsiye olunur. Kırmızı ve yeşil biberler çıtır çıtır közlenir... En sevdiğim peynir dilim dilim kesilir... Yanına ipince kesilip kızartılmış ekmekler, Rize'den gelme (sevgili arkadaşım sağolsun) gerçek Rize çayı kıpkırmızı demlenir... Karşıya arkadaş oturtulur... Gazeteler açıp, mümkünse en az ciddi haberler okunup, birbirine manşetler söylenerek yorucu olmayan, hayattan, basit bir sohbet başlatılır... Ebru Çapa, yüksek sesle okunur, yine sevilir... Ayşe Arman'a daha röportajının yer aldığı sayfada, fotoğrafındaki gıcık ve her hali teşhir kokan (sadece memeler değil, neredeyse biricik kızını nasıl yaptıklarını anlatacak kadar özel hayat teşhiri ve pazarlamasından dolayı) görüntüsüyle -yine- karşılaşılır, yine de okunur, yine de tek bir edebi cümleye rastlanmaz... Çay biter, kahvaltı biter, üstüne sade Türk kahvesi gider...
Arkadaş yollanır, ballı Balım bebeği sevmeye gidilir... Ballı Balım'ın annesi lohusa depresyonunda şüphesine düşülür, kolundan çekiştire çekiştire sokağa çıkartılır, kahve içmeye gidilir, dedikodu yapıp, arada bir gözyaşı döküp karşılıklı rahatlanır. Ballı Balım'ın annesinin beni çok sevdiği hissedilip, mutlu olunur...
Bagajda spor çantası hazır... Gidip ter atılır... Yan bantta koşan iri yarı, yakışıklı olmasa da doğal bir büyüsü olan adam benimle konuşmaya çalışıp sürekli bakıp bakıp sevimlilik yaptığı için kıç kalkması durumu yaşanır, giderayak ne anlama geleceği belli olmayan bir gülücük atılarak duş almaya gidilir... (35 yaşımda flört etmeyi öğreniyorum. Çok basit: Bak, beğenirsen gülümse... Baksın, beğenirsen biraz ağırdan al, yine gülümse... hi hihi)
Duştan koca bir buhar öbeğiyle, pembe beyaz çıkılır... Pek mutlu, pek rahatlamış olunur... Saçlar mutlaka kurutulur... (bir daha boynum tutulmayacak, söz)
Arkadaş evinden alınır, sipariş üzerine hazırlanmış, tesmosa doldurulmuş güzel kokan bol sütlü kahve, çilek ve tosttan mütevellit sepetimiz görülüp sevinilir, Beytepe'de ormana gidilir... Keyif, keyif, keyif... Yağmur patlar, yine keyif... Saf yağmur suyu katkılı kahve... O da keyif. Zaten anlamam sadece gün boyu güneşi garantileyip pikniğe gidenleri. Hayatın tadı her mevsim. Islanmak da güzel, yanınızda kalın birşeyler ve yağmurluk olduğu sürece. Islak orman kokusu: En büyük keyif. Yağmur sesi: Keyif. Ormanda yağmurun yarattığı kasvet: Keyif. Yağmur yağarken güneş açması: Keyif ve benim obsesyonlarımdan biri. Saçını çek ve dilek tut. Ama mutlaka yağmurda ıslanırken yapmalısın. Öyle pencereden bakarken yağmur içine güneş açtığını gördüğün zaman değil...
Eh, artık boşanıp da semerimi yemeyeyim, eve geleyim... Yorgun yorgun eve varmak, kapıdan içeri süzülüp ilk kanepeye kendini atmak da keyif... Biraz kestir, köpek oğlunu da yanına alıp. Çok ihmal ettim onu bugün. Aaaaa, arada bir olur canım, hava yağmurlu olmasa o da gelecekti, gitmediği yer mi? Haftaya inşallah... Amanin, haftaya anneler günü! Güzel bir aile pikniğiyle herkesin gönlünü kazanabilirim. Ben de bir nevi anne değil miyim? Köpek annesi. Züğürt tesellisi...
Boşanmış ailelerin dramını!! yaşayan biricik oğlumu öbür eve teslim etme vakti geldi. Haftasonu annede, hafta içi öbüründe... Bu aralar düzen şaştı biraz. Hafta içi de bende kaldı ikidir...Çok yoruluyorum, ev beşinci katta... Sabah altıda içtima başlıyor. Akşam illaki eve dönmek zorundayım en geç yedide. Kapıda bekliyor beni. Beş kat çıkıp, üstümü değiştirip yine aşağı, sonra yine beş kat yukarı... Gün içindeki koşturma ayrı... Canın sağolsun güzel oğlum.
Telefon ettim, eski kayınvalidem müsait olduklarını bildirdi. Telefon etmeden gidemem. Gereksiz bir sürprizle karşılaşmak istemiyorum. Eski kocamın seksensekiz yüzlü ve seksensekiz suya götürüp susuz getirebilecek mahiyetteki sevgilisi, ancak aptalların ve işine gelenlerin göz göre göre kanacağı çok basit birkaç hareketle kayınvalidemin gönlünü kazanıp (mesela bir deste Kem oyun kağıdı) evde fink atıyor olabilir... Ar yok ki kadında, ben eski karınla yaşadığın evde mutlu olamam mı diyecek? Eski karı hali hazırda "karı"yken at oynatmadılar mı evimde, yatağımda? Yine arızaya geçtim. Üstüme bu mu be? Bu mu? İnsan bir kadında bazı değerler aramaz mı aptalların kralı? Beyinsizsin, beyinsiz... E, sen kendine bunu layık gördünse, ben ne yapabilirim? Zengin gösteren sonradan görme fahişeler sana değer mi katacak? Herkes arkandan konuşuyor, kadın (ismiyle anmıyorlar, sadece 'kadın' diyorlar) seni maymuna çevirmiş. Seni soytarılar gibi oynatıp, parmağının ucunda yönetiyormuş. Senin yaşlarında görünmek için yaşlı suratına hiç yakışmayan genç işi kıyafetler giyiyormuş. Çok komik görünüyormuş. Sen de parayla tutulmuş jigololara benziyormuşsun. Zengin arkadaşlarla gezmelere gitmeler filan... Üvey babacılık hareketleri... Komik ve sakil, ne diyeyim... Aşağılık kompleksi var herhalde... Pufffff!
Geldik öbür eve... Kapıyı çaldım, bekliyorum. Kayınvalide açtı, teşekkür etti. Bak bak bak... Bu iki oldu ama. Geçen sefer de oğlumu almaya gittiğimde beni zorla eve davet ettiklerinde, ben de medeniyet uğruna içeri girip kahve içtiğimde, oğlum beni görüp sevinçten dakikalarca çıldırdığında aynen şunu demişti: "Ben Bursa'dan döndüğümde de aynısını bana yapmıştı!" Yok bir farkımız yani... Yaşına hürmet edeceğim, duymamazlıktan geleceğim ama dokunuyor böyle şeyler, anlamıyor ki! Nasıl anlamıyor, onu da çözemedim... Sen ki yıllarca çocuğuna hasret yaşayıp, onu göz göre göre başkalarının büyüttüğünü görüp acı çekmedin mi? Kalpsiz misin nesin? O da benim oğlum be! Sen anlamayacaksın da beni kim anlayacak?... Sonra da bana "hakkını helal et" diyor...
Evet, ne teşekkürü? "Asıl ben teşekkür ederim, oğluma iyi baktığınız için" dedim, ayrıldım.
Şimdi sinirliyim...
Yarın iyi olurum.
Cuma, Mayıs 05, 2006
SAĞA SOLA SERPİŞTİRME
SERPİŞTİRME-1
Canım arkadaşım, bana bugün "manda" dedi...
Estağfurullah!
Çünküm;
Yaşadığım olaylara manda tepkisi veriyormuşum.
Hani mandaları tepiklediğinizde mesela, hemen tepki vermez,bir süre geçtikten sonra böğürmeye başlarlarmış...
(Aslında vakt-i zamanında bu benzetmeyi başka birşey için ben ona söylemiştim, şimdi hatırladım. Pis arakçı...)
Benim durumum da aynen öyle, haklı. Durdum durdum, aylar aylar sonra arızaya geçtim. Hani zaman her şeyi çözüyordu? Doğru, çözüyor... Zaman geçince katıksız (gurursuz, tedbirsiz, kırılmanın yarattığı nefretten uzak) püüüür-i pak duygular kalıyor geriye... Çok gerekliymiş gibi. Ben eski halimi seviyordum yaaa... Umurumda değildi, pek bir şımarık, pek bir havalı olmuştum. Bunda dış mihrakların etkisi de var tabii ki... Ama bir duruma çok seviniyorum: Hayatımda İLK KEZ aşk yaşıyorum...
Bu arada, kendimi rahat rahat anlatmaya başladım. Öyle eskisi gibi kapalı kutu değilim. Ölümüm ketumluktan olacaktı, boşa aldım zincirleri ve rahatladım, oh be! Artık anlatıyorum... Ne kendimi küçük düşürdüğümü hissediyorum, ne de açık verdiğimi. Anlattıkça da anlıyorum ki, benden bir sürü var. Yine de kabul ediyorlar ki, bendeki şanssızlık kimsede yok... Ben yaşamamalıymışım bunları. Benim gibi kız... (Koca kadın demek istemişlerdir) Elimi sallasam ellisi (Belki 2-3... 1'i garantiledik...) Eksik olmasınlar, sevdiklerinden herhalde. (Sahte tevazu)
Canım arkadaşım bir de utanmadan bana en sevdiğim Nazan Abla'nın bir şarkı sözünü göndermesin mi? Buyur burdan yak... Yakıştı ama.
BIRAK SEVEYİM RAHAT EDEYİM
Herşey çok kolay oldu
Ne sızlandım ne de ağladım
Ani bir ölüm yada bir kalp krizi gibi kolay
Bütün şehir üstüme gelicek
Dünyam yıkılacak sanırdım ama olmadı bitti işte
Bir süre gelen gidenler oldu
Beni anlamaya çalıştılar bir işe yaramadı
Sıkıcı ve kasvetliydim
Bazen bütün gün yorganı başımdan aşığı çekim uyudum
Bazen de ucuz filmler seyrettim
Günler böyle geçip gitti
Şimdi iyiyim
Sen utanç gecelerinde ben burda
Hepsi bu kadar sonrası yok
Unuttum gitti geberik, unuttum gitti, unuttum gitti
Ben akşamları sevmem, akşamlar sorun yaratır
Ben konuşmayı da sevem, gidişler hep o gidiştir
Senin geçtiğin yollardan yalnızlık çıkar gelir
Ve böyle akşamlarda içim biraz daha erir
Ben seni sevmedim, ben seni sevmedim
Ben yalan söyledim, çok sevdim
Bırak seveyim rahat edeyim
Ne sızlandım ne ağladım
Sana yalan söylemişler
Sen de mutlu sayılmazsın
Başka bir sebep göster
Sen beni yanlış anladın
Kimler gelir kimler geçer
Ben de bir melek değilim
Bugün canım sevişmek ister
Şimdi gidip Nazan Abla'mın toplama albümü alınmaz mı? Alınır, alınır... Nazan bir, MFO iki, Kenan üç... Üçü de gözü kapalı alınır.
SERPİŞTİRME-2
Bugün Hıdırellez!
Severim, heyecanla beklerim, gündüzden dileklerimi yazıp çizip, akşam olmadan gül ağacına bağlarım...
Bu sene kendi gül ağacıma bağlayacağım dileklerimi. Sarı sarmaşık güllerim var balkonda...
"Sana sarı sarmaşık gülleri aldıııııım, çiçek pazarındaaaaan"
SERPİŞTİRME-3
Belkıs Özener... Her bir karesini defalarca seyredip her seferinde huzur bulup ayrıldığım eski Türk filmlerinin, genellikle sonradan ünlü bir ses sanatkarı olan 'esas kadın'larının söylediği o şarkıların gerçek sesi... Albümde dinlediğim her bir şarkı, yüzüme tebessüm, dilime "Aaaaa, bu da şu filmdeki şarkıydı..." gibi bir cümle bıraktı. "Çok şeker", her ne kadar gıcık bir tanımlamaysa da, buna başka biri uymuyor...
Canım arkadaşım, bana bugün "manda" dedi...
Estağfurullah!
Çünküm;
Yaşadığım olaylara manda tepkisi veriyormuşum.
Hani mandaları tepiklediğinizde mesela, hemen tepki vermez,bir süre geçtikten sonra böğürmeye başlarlarmış...
(Aslında vakt-i zamanında bu benzetmeyi başka birşey için ben ona söylemiştim, şimdi hatırladım. Pis arakçı...)
Benim durumum da aynen öyle, haklı. Durdum durdum, aylar aylar sonra arızaya geçtim. Hani zaman her şeyi çözüyordu? Doğru, çözüyor... Zaman geçince katıksız (gurursuz, tedbirsiz, kırılmanın yarattığı nefretten uzak) püüüür-i pak duygular kalıyor geriye... Çok gerekliymiş gibi. Ben eski halimi seviyordum yaaa... Umurumda değildi, pek bir şımarık, pek bir havalı olmuştum. Bunda dış mihrakların etkisi de var tabii ki... Ama bir duruma çok seviniyorum: Hayatımda İLK KEZ aşk yaşıyorum...
Bu arada, kendimi rahat rahat anlatmaya başladım. Öyle eskisi gibi kapalı kutu değilim. Ölümüm ketumluktan olacaktı, boşa aldım zincirleri ve rahatladım, oh be! Artık anlatıyorum... Ne kendimi küçük düşürdüğümü hissediyorum, ne de açık verdiğimi. Anlattıkça da anlıyorum ki, benden bir sürü var. Yine de kabul ediyorlar ki, bendeki şanssızlık kimsede yok... Ben yaşamamalıymışım bunları. Benim gibi kız... (Koca kadın demek istemişlerdir) Elimi sallasam ellisi (Belki 2-3... 1'i garantiledik...) Eksik olmasınlar, sevdiklerinden herhalde. (Sahte tevazu)
Canım arkadaşım bir de utanmadan bana en sevdiğim Nazan Abla'nın bir şarkı sözünü göndermesin mi? Buyur burdan yak... Yakıştı ama.
BIRAK SEVEYİM RAHAT EDEYİM
Herşey çok kolay oldu
Ne sızlandım ne de ağladım
Ani bir ölüm yada bir kalp krizi gibi kolay
Bütün şehir üstüme gelicek
Dünyam yıkılacak sanırdım ama olmadı bitti işte
Bir süre gelen gidenler oldu
Beni anlamaya çalıştılar bir işe yaramadı
Sıkıcı ve kasvetliydim
Bazen bütün gün yorganı başımdan aşığı çekim uyudum
Bazen de ucuz filmler seyrettim
Günler böyle geçip gitti
Şimdi iyiyim
Sen utanç gecelerinde ben burda
Hepsi bu kadar sonrası yok
Unuttum gitti geberik, unuttum gitti, unuttum gitti
Ben akşamları sevmem, akşamlar sorun yaratır
Ben konuşmayı da sevem, gidişler hep o gidiştir
Senin geçtiğin yollardan yalnızlık çıkar gelir
Ve böyle akşamlarda içim biraz daha erir
Ben seni sevmedim, ben seni sevmedim
Ben yalan söyledim, çok sevdim
Bırak seveyim rahat edeyim
Ne sızlandım ne ağladım
Sana yalan söylemişler
Sen de mutlu sayılmazsın
Başka bir sebep göster
Sen beni yanlış anladın
Kimler gelir kimler geçer
Ben de bir melek değilim
Bugün canım sevişmek ister
Şimdi gidip Nazan Abla'mın toplama albümü alınmaz mı? Alınır, alınır... Nazan bir, MFO iki, Kenan üç... Üçü de gözü kapalı alınır.
SERPİŞTİRME-2
Bugün Hıdırellez!
Severim, heyecanla beklerim, gündüzden dileklerimi yazıp çizip, akşam olmadan gül ağacına bağlarım...
Bu sene kendi gül ağacıma bağlayacağım dileklerimi. Sarı sarmaşık güllerim var balkonda...
"Sana sarı sarmaşık gülleri aldıııııım, çiçek pazarındaaaaan"
SERPİŞTİRME-3
Belkıs Özener... Her bir karesini defalarca seyredip her seferinde huzur bulup ayrıldığım eski Türk filmlerinin, genellikle sonradan ünlü bir ses sanatkarı olan 'esas kadın'larının söylediği o şarkıların gerçek sesi... Albümde dinlediğim her bir şarkı, yüzüme tebessüm, dilime "Aaaaa, bu da şu filmdeki şarkıydı..." gibi bir cümle bıraktı. "Çok şeker", her ne kadar gıcık bir tanımlamaysa da, buna başka biri uymuyor...
Çarşamba, Mayıs 03, 2006
BABAMI ÖZLEDİM
Babamı düşünüyorum.
Başım ne zaman sıkışsa, kendiliğinden gelişen bir terapi gibi, kendimi babamı düşünürken ve onu özlerken bulurum.
Erken ayrıldık birbirimizden. Ona hala çok ihtiyacım var. Onun genişliğinin, hoşgörüsünün yarattığı yaşama zevkini bana aşılamasına çok ihtiyacım var. Ona şikayet edeceklerim var. Ona gözlerim parlaya parlaya anlatacaklarım var.
...da erken gitti. Ayıp etti. Çok iyi şey, az kötü şey kaçırdı.
Benim işe girip para kazandığımı görmedi.
Araba kullanabildiğimi görmedi.
Torunlarını görmedi.
Köpek oğlumu görmedi.
Evlendiğimi görmedi.
Boşandığımı -iyi ki- görmedi...
Hayata dört elle sarıldığımı görmedi.
Anneme ne kadar iyi baktığımızı görmedi.
Belki gördü, biz onu görmedik...
Çok küçücükmüşüm ben babam öldüğünde be!
Dünyadan haberim yokmuş.
Şimdi o olsaydı, belki şu yaşıma kadar yapmış olduğum hataların büyük kısmını yapmazdım.
Hayatta öngörüsüne inandığım ve koşulsuz kabul ettiğim tek insandı.
Özledim seni canım babam.
Başım ne zaman sıkışsa, kendiliğinden gelişen bir terapi gibi, kendimi babamı düşünürken ve onu özlerken bulurum.
Erken ayrıldık birbirimizden. Ona hala çok ihtiyacım var. Onun genişliğinin, hoşgörüsünün yarattığı yaşama zevkini bana aşılamasına çok ihtiyacım var. Ona şikayet edeceklerim var. Ona gözlerim parlaya parlaya anlatacaklarım var.
...da erken gitti. Ayıp etti. Çok iyi şey, az kötü şey kaçırdı.
Benim işe girip para kazandığımı görmedi.
Araba kullanabildiğimi görmedi.
Torunlarını görmedi.
Köpek oğlumu görmedi.
Evlendiğimi görmedi.
Boşandığımı -iyi ki- görmedi...
Hayata dört elle sarıldığımı görmedi.
Anneme ne kadar iyi baktığımızı görmedi.
Belki gördü, biz onu görmedik...
Çok küçücükmüşüm ben babam öldüğünde be!
Dünyadan haberim yokmuş.
Şimdi o olsaydı, belki şu yaşıma kadar yapmış olduğum hataların büyük kısmını yapmazdım.
Hayatta öngörüsüne inandığım ve koşulsuz kabul ettiğim tek insandı.
Özledim seni canım babam.
Salı, Mayıs 02, 2006
MUTSUZUM SEBEPSİZ
Bu işte bir gariplik var...
Herşey yolunda gidiyor aslında.
Ailem yanımda, iyi bir işim var, borcum yok, bana çok değer veren biri var, iyi arkadaşlarım var, her şeyden öte sağlığım yerinde.
Eeeee?
İnsan daha ne ister?
Yetmeyen ne?
Niye mutsuzum?
Niye bocalıyorum?
Yıllarca yaşadığım eve misafir gibi gitmek koydu belki.
Belki de benim her bir köşesinde emeğim olan, her bir eşyasını mutlu olalım diye keyifle ve hevesle yerleştirdiğim o evde hayatın bensiz de gayet güzel devam ettiğini görmek koydu.
Belki de kimsenin benim ne hissedebileceğimi önemsemeden düşüncesizce konuşması koydu.
Belki de o evde, benden başka kimsenin, hayatını ve düzenini değiştirmek zorunda kalmaması koydu.
Ama haklılar...
Ben hakettim tüm bunları.
Ben var ya ben, çok ama çok kötü şeyler yaptım...
"İnsan daha ne ister?" dedim ya...
Aşk falan istemiyorum.
Saygı göreyim, ANLAŞILAYIM yeter.
Biraz da benim penceremi açıp, benim gördüklerimi görsünler yeter.
Zahmet edip, benim hissettiklerimi anlamaya çalışsınlar yeter.
Kıçları yiyorsa benim mücadelemi versinler yeter.
Benim gibi, zaman zaman arızaya geçseler de yaşadıkları herşeyi olgunlukla karşılayabilsinler yeter.
Zaten bu yazı da premenstrual döneme denk geldi...
Nedir bu isyanlar ayol? Yakışıyor mu bana?
Yakışıyor, yakışıyor...
Bunları yaşamamak, hissetmemek olmaz. Normal insan tepkileri...
Bunlar da geçecek.
Ama asla birilerinin canını yakmadan.
Asla birilerinin mutsuzluğu üstüne mutluluk kurmadan.
Çıldırmadan, edepsizleşmeden.
Zaman içinde, sindire sindire...
Usul usul, asil asil geçecek...
Herşey yolunda gidiyor aslında.
Ailem yanımda, iyi bir işim var, borcum yok, bana çok değer veren biri var, iyi arkadaşlarım var, her şeyden öte sağlığım yerinde.
Eeeee?
İnsan daha ne ister?
Yetmeyen ne?
Niye mutsuzum?
Niye bocalıyorum?
Yıllarca yaşadığım eve misafir gibi gitmek koydu belki.
Belki de benim her bir köşesinde emeğim olan, her bir eşyasını mutlu olalım diye keyifle ve hevesle yerleştirdiğim o evde hayatın bensiz de gayet güzel devam ettiğini görmek koydu.
Belki de kimsenin benim ne hissedebileceğimi önemsemeden düşüncesizce konuşması koydu.
Belki de o evde, benden başka kimsenin, hayatını ve düzenini değiştirmek zorunda kalmaması koydu.
Ama haklılar...
Ben hakettim tüm bunları.
Ben var ya ben, çok ama çok kötü şeyler yaptım...
"İnsan daha ne ister?" dedim ya...
Aşk falan istemiyorum.
Saygı göreyim, ANLAŞILAYIM yeter.
Biraz da benim penceremi açıp, benim gördüklerimi görsünler yeter.
Zahmet edip, benim hissettiklerimi anlamaya çalışsınlar yeter.
Kıçları yiyorsa benim mücadelemi versinler yeter.
Benim gibi, zaman zaman arızaya geçseler de yaşadıkları herşeyi olgunlukla karşılayabilsinler yeter.
Zaten bu yazı da premenstrual döneme denk geldi...
Nedir bu isyanlar ayol? Yakışıyor mu bana?
Yakışıyor, yakışıyor...
Bunları yaşamamak, hissetmemek olmaz. Normal insan tepkileri...
Bunlar da geçecek.
Ama asla birilerinin canını yakmadan.
Asla birilerinin mutsuzluğu üstüne mutluluk kurmadan.
Çıldırmadan, edepsizleşmeden.
Zaman içinde, sindire sindire...
Usul usul, asil asil geçecek...
Cuma, Nisan 28, 2006
BALLI BALIM BEBEK
Çok uzun zamandır görmemiştim:
Mutlu, dingin, sevgiden çakmak çakmak, gururlu, umutlu bir çift göz... Canım arkadaşımın canım bebeğine baktığı gözleri...
Uzun zamandır sevinçten hüngür hüngür ağlamamıştım.
Çok sevdiğim birinin çok hakettiği birşeye kavuşması...
Çok istediği bir bebeğe, çok sevdiği adamın bebeğine sahip olması...
Aşk bebeği.
Bal bebek, Balım Bebek!
Şanslı bebek...
Kimse ailesini seçemiyor güzel bebek... Öyle bir ana-babaya düştün ki, öyle şanslısın ki...
Şansın ömrün boyunca devam etsin...
Allah karşına hep iyi insanları çıkarsın.
Karşına çıkan herkes, sana hakettiğin değeri versin.
Bugün henüz yumuk yumuk olan güzel gözlerin, hayata, hep annenin sana baktığı gibi baksın.
Hayat, adının hakkını sana versin.
Bal gibi bir ömrün olsun.
Mutlu, dingin, sevgiden çakmak çakmak, gururlu, umutlu bir çift göz... Canım arkadaşımın canım bebeğine baktığı gözleri...
Uzun zamandır sevinçten hüngür hüngür ağlamamıştım.
Çok sevdiğim birinin çok hakettiği birşeye kavuşması...
Çok istediği bir bebeğe, çok sevdiği adamın bebeğine sahip olması...
Aşk bebeği.
Bal bebek, Balım Bebek!
Şanslı bebek...
Kimse ailesini seçemiyor güzel bebek... Öyle bir ana-babaya düştün ki, öyle şanslısın ki...
Şansın ömrün boyunca devam etsin...
Allah karşına hep iyi insanları çıkarsın.
Karşına çıkan herkes, sana hakettiğin değeri versin.
Bugün henüz yumuk yumuk olan güzel gözlerin, hayata, hep annenin sana baktığı gibi baksın.
Hayat, adının hakkını sana versin.
Bal gibi bir ömrün olsun.
Salı, Nisan 25, 2006
EVÖDEVİ
Ders: Kompozisyon
Konu: Bkz.bir önceki yazı
Giriş:
"Bu konuda çok fazla yazıp söylemek istemiyorum."
....diyenden kork.
Gelişme:
Ölürüm de adım atmam. Artık önüme bakıyorum. Kendimi değerli hissediyorum. Bunu kimsenin yıkmasına izin vermem.
İsteyen buyurur, gelir. Kapımı açarım ya da açmam. Kapıdan içeri alırım ya da almam. "Kahve içer misin?" derim ya da demem. "Seni seviyorum, bundan sana ne?" derim ya da demem. (Bu kimin sözüydü?..) "Kendi kendime aşk yaşıyorum, bundan hoşlanıyorum, ortada o kadar seçenek varken aptalca seni düşünüyorum, ne trenler kaçıyor bir bilsen" derim ya da demem.
İstemeyen gelmez ... Bu benim için kayıp mı? Yooooo!.. Kendi kendime yaşamaktan zevk aldığım birşey değil mi bu zaten? Yaşarım, son tozlar silkinene kadar beklerim, önüme bakar, yeni trenlere binerim... Tren biletleri zannettiğim kadar zor bulunmuyormuş. Hem de up-ultra mep-mega enbisüper hızlı, komforlu trenler...
Ben hala 'kara tren'de takıldım... Hay şu nostaljik ruhumun içine................
Kara treeeeeyn gecikiiiiir, belkim hiç dööööynmeeeeezzz.....
Sonuç:
O kadar da aptal değilim.
Cumartesi, Nisan 22, 2006
"SİLMEZ GİBİSİN"
Bugün biraz dağıldım.
Gittim MFÖ-Agu'yu aldım.
"Silmez Gibisin"i dinledim,
Daha da dağıldım...
Ben... hala....
Bu da mı başıma gelecekti?
Hani sonsuz mağrurluk?
Aptal mıyım, neyim?
Etkilendim işte.
Gözleri hala çok güzel.
Onlardaki masumluk olmasa, şeytan olduğundan şüphem kalmayacak.
Aptal mıyım neyim?
Evet, öyleyim.
Ripiiiiit aftır miiiii:
Koko is a stupid woman.
Ripiiiit egeyn...
Koko is a stupid woman.
Aferin, haftaya bu konuda bir kompozisyon yazıp gelin.
Gittim MFÖ-Agu'yu aldım.
"Silmez Gibisin"i dinledim,
Daha da dağıldım...
Ben... hala....
Bu da mı başıma gelecekti?
Hani sonsuz mağrurluk?
Aptal mıyım, neyim?
Etkilendim işte.
Gözleri hala çok güzel.
Onlardaki masumluk olmasa, şeytan olduğundan şüphem kalmayacak.
Aptal mıyım neyim?
Evet, öyleyim.
Ripiiiiit aftır miiiii:
Koko is a stupid woman.
Ripiiiit egeyn...
Koko is a stupid woman.
Aferin, haftaya bu konuda bir kompozisyon yazıp gelin.
Çarşamba, Nisan 19, 2006
SİNİRLERİMİ ALDIRDIM
-Ver o tabağı bana!
-Vermiyom!
-Ya neden ya?
-Vermiyom işte! Kolaysa al.
-Ben topladım o dutları, ben dağıtırım herkese.
-Bu bahçe bizim, dut ağacı da bizim. Vermiyom işte!
-Burası sizin bahçeniz değil bi kere... Apartmanın bahçesi. Dutları koyduğumuz tabak da bizim! Dutları da ben topladım o koca ağaçtan! Bak, kolum bile kanıyor. Ağaçtan inerken dallara sürtündüm.-Vermiyom, vermiyom, vermiyom da vermiyom!
-(Elime küçük, kör bir meyve bıçağı alıp havada sallamaya başladım) Veriyor musun?
-Vermiyom!
-Ver!
-Vermiyom!
-Saplarım!
-Vermiyom!
-Yaparım valla!
-Vermiyom!
-Ver ulan!
-Vermiyom!
-Al o zaman!
Bıçak, Mustafa'nın kabak kafasında asılı kaldı ucundan. Ben de kırıta kırıta eve yürümeye başladım hızla.
Arkamda şu sesleri duyuyordum:
Mustafa: Anam anam anaaaaaağğğğğmmmmm!
Kınalı Ayşe(Mustafa'nın annesi): Vay baba dutmayasıca seniiiiiii! Vay dürzüüüüüüüüüüü! Vay başıma gelenleeeerrrrr!
Gerisini duymadım, çoktan eve varmıştım. Annem kapıyı açtı, "piknik n'oldu" dedi, "sıkıldım" dedim. Oyuncaklarımı çıkardım, sakin sakin oynayarak felaketi beklemeye başladım. Kısa süre sonra kapı çaldı. Mustafa ve Kınalı Ayşe geldi. Ayşe söyleniyor, Mustafa ağlıyor... Gürültüden bütün apartman sakinlerinin kapıları birer birer açılmaya başladı. Annem şaşkın... İçeri aldı onları, anlayacağını anladı, üzerini değiştirip bana tek kelime etmeden kapıyı çarpıp çıktı. Eczaneye pansuman yaptırmaya...
Eve döndüğünde dehşetle bana bakıyordu. Yanında kafası sarılı gazi ve annesi... Uzun bir ikna ve zorlamayla Mustafa'dan özür diledim, gittiler. Ne ceza aldığımı hatırlamıyorum, sağlam birşeydi herhalde. Zaten Mustafa'dan özür dilemek yeterince küçük düşürmüştü beni.
Bu nasıl birşey? Serinkanlı katiller gibi adam bıçakla, arkana bile bakmadan suç mahallini terket, hiçbir şey olmamış gibi oyun oynamaya başla... Olacak iş değil, ama olmuş işte... Durumu şöyle etraflıca düşündüğümde, yaptığım işin ne kadar korkunç olduğunu anlıyorum. Ya bıçak sivri uçlu ve keskin olsaydı? Ya kolları kuvvetli bir çocuk olsaydım? Saygıdeğer avukat bey ve zarif eşlerinin küçük canavar kızları ıslahevinde...
-İlk suçunuzu ne zaman işlediniz?
-Altı yaşımda adam bıçakladım abi...
-Eyvallah, abi. Saygılar...
Özellikle kadın kısmısı, sevimli ve acar görünmek istediklerinde "Ben çocukken çok yaramazmışım, ele avuca sığmazmışım, erkekleri bile dövermişim" gibi beyanlarda bulunurlar. Ben de şunu söyleyebilirim: "Ben çocukken çok yaramazmışım, kapıcımızın oğlunu bıçaklamışım. Ne sevimliyim değil mi???
Bırrrr! İçim soğudu.
Aslında bunları, şu bağlamayı yapmak için anlattım: Ben çocukken çok sinirliydim. Öyle böyle değil. Bana en çok şu soruyu sorduklarını hatırlıyorum: "Niye celallendin yine?"
Homur homur gezinirdim ortalıkta. En çok da -kendimce- bana haksızlık yapıldığını, hakkımın yendiğini, verdiğim emeklerin takdir görmediğini hissettiğim zamanlarda... Ablamı ezmeye çalıştıkları zaman, herşeyi ana-babalarına şikayet ettikleri zaman, cadaloz cadaloz mızıkçılık yaptıkları zaman, oyuncaklarını sinir sinir elletmedikleri zaman oyun oynadığım çocuklara kan kustururdum. Çok etkili sözler de öğrenmiştim: "Bi çakarım, bi de duvardan yersin!!!" Bak bak bak... Sağlam meydan okuma!
Bir de, sinirlenmemden keyif alan, suratımın aldığı şekilleri görmek için damarıma damarıma basan, başını babamın ve arkadaşlarının çektiği bir grup vardı, onlar ayrı... Çocukluğumun korkulu rüyaları...
İnsan çocuklukta hesapsızca yaşıyor duygularını, hesapsızca da aktarıyor.
Büyüdükçe işler değişiyor. Hesapsızca aktarılan duygular, birer birer hesap edilmeye, kabul görülmeyecekler elenip kalanlar aktarılmaya başlıyor. Hesabını bozanlar dışlanıyor. O yüzden susup oturmayı, temkinli davranmayı, içimize atmayı, yapana susup en yakınlarımıza patlamayı, tükürüklere "yarabbi şükür" demeyi, "elalem ne der" korkusu yaşamayı öğreniyoruz, sakin kalıyoruz nispeten. Gürül gürül akan çeşmeye gerekli durumlarda akan kontollü bir musluk takıyoruz mutsuz ola ola: Toplumsal musluk...
Sakin kalmanın, musluğu söküp atmanın bir yolu var: Olgunlaşmak.
İnsan nasıl olgunlaşıyor?
En sevdiklerinin ölümünü yaşadığında... O kadar büyük bir acıyla karşılaşıyor ki, zaman içinde çevresindeki insanların "acı" dediği şeylere gülüp geçiyor.
En güvendiklerinin kalleşliklerine tanık olduğunda... O kadar büyük bir şaşkınlık yaşıyor ki, hayatın içindeki hiçbir kötü sürprize şaşırmıyor, olağan karşılıyor...
Bir çocuğun sorumluluğunu aldığında, daha doğrusu bir çocuğu dünyaya getirmekle 'hayat'a yetiştirmenin farkını anlayarak sorumluluğunu aldığında... O kadar büyük bir sorumluluk taşıyor ki, hayatta hiçbir acının, hiçbir yoksunluğun, hiçbir bencilliğin çocuğuna öyle ya da böyle zarar vermemesini sağlamak için dimdik ayakta duruyor...
Sonuç: Doğum, kazık ve ölüm insanları olgunlaştırıyor.
Olgunlaşmak... Değecekleri ve değmeyecekleri ayırabilmek. Hayatın ne kadar kısa olduğunun, hatta -bana göre- bir sınav olduğunun farkına varmak. Sığır gibi yaşamamak, ama değecek şeylere tepki göstermek. Kimseyi istediğimiz gibi davranmaya zorlamamak, olduğu gibi kabul etmek, kabul etmiyorsak "elveda" diyebilmek. Farklı altyapıların farkında olmak. Yapılana değil de, yapılma sebebine bakmak. Niyete bakmak. Cahilliği belki, ama manevi ahlaksızlığı affetmemek, tepki göstermek, ama kendini hırpalamadan. İçini rahat ettirecek kadar, tepkini gösterirken yaptıklarından sonradan utanmayacak kadar. Değmeyeceklere tepkisiz kalmak. "Zavallı" demek, kendi haline bırakmak. Mutsuz ya da sinirli görünerek onları amacına ulaştırmamak.
Son günlerde aklımı kurcalayan birşey var: Farkında olmadan, 7-8 ay kadar süren bir operasyonla sinirlerimi aldırdığımdan şüpheleniyorum. Zaman içinde, sindire sindire, ince ince her birini tek tek toplatmışım sanki... İncelik gerektiren, zamana yayılması gereken bir operasyonmuş ve sanki ben hasarsız, sapasağlam atlatmışım bu operasyonu... Uçarak çıkmışım ayılma odasından. Öyle hissediyorum. Hiçbir şeye kızmıyorum. Bir hoşgörü, bir memnuniyet, bir güleryüz gırla gidiyor...
Yalnız birşey var: Operasyon sırasında, ufak bir sinir parçasını bilerek ve isteyerek unutmuşlar vücudumda. Bana da demişler ki, bunu değecek yerlerde devreye sokarsan, sana faydası olur... Ota boka, değmeyecek insanlara kullanırsan, her seferinde katlanarak büyür, tüm vücudunu sarar ve yine o şampuanın bittiği için bile sinir krizleri yaşadığın günlerine dönersin...
Doktorlar gayet ciddi... Tehdit gayet etkili...
İş başa düştü: Sinir yok! Sinir yok! Acı yok! Koyunluk da yok!
-Vermiyom!
-Ya neden ya?
-Vermiyom işte! Kolaysa al.
-Ben topladım o dutları, ben dağıtırım herkese.
-Bu bahçe bizim, dut ağacı da bizim. Vermiyom işte!
-Burası sizin bahçeniz değil bi kere... Apartmanın bahçesi. Dutları koyduğumuz tabak da bizim! Dutları da ben topladım o koca ağaçtan! Bak, kolum bile kanıyor. Ağaçtan inerken dallara sürtündüm.-Vermiyom, vermiyom, vermiyom da vermiyom!
-(Elime küçük, kör bir meyve bıçağı alıp havada sallamaya başladım) Veriyor musun?
-Vermiyom!
-Ver!
-Vermiyom!
-Saplarım!
-Vermiyom!
-Yaparım valla!
-Vermiyom!
-Ver ulan!
-Vermiyom!
-Al o zaman!
Bıçak, Mustafa'nın kabak kafasında asılı kaldı ucundan. Ben de kırıta kırıta eve yürümeye başladım hızla.
Arkamda şu sesleri duyuyordum:
Mustafa: Anam anam anaaaaaağğğğğmmmmm!
Kınalı Ayşe(Mustafa'nın annesi): Vay baba dutmayasıca seniiiiiii! Vay dürzüüüüüüüüüüü! Vay başıma gelenleeeerrrrr!
Gerisini duymadım, çoktan eve varmıştım. Annem kapıyı açtı, "piknik n'oldu" dedi, "sıkıldım" dedim. Oyuncaklarımı çıkardım, sakin sakin oynayarak felaketi beklemeye başladım. Kısa süre sonra kapı çaldı. Mustafa ve Kınalı Ayşe geldi. Ayşe söyleniyor, Mustafa ağlıyor... Gürültüden bütün apartman sakinlerinin kapıları birer birer açılmaya başladı. Annem şaşkın... İçeri aldı onları, anlayacağını anladı, üzerini değiştirip bana tek kelime etmeden kapıyı çarpıp çıktı. Eczaneye pansuman yaptırmaya...
Eve döndüğünde dehşetle bana bakıyordu. Yanında kafası sarılı gazi ve annesi... Uzun bir ikna ve zorlamayla Mustafa'dan özür diledim, gittiler. Ne ceza aldığımı hatırlamıyorum, sağlam birşeydi herhalde. Zaten Mustafa'dan özür dilemek yeterince küçük düşürmüştü beni.
Bu nasıl birşey? Serinkanlı katiller gibi adam bıçakla, arkana bile bakmadan suç mahallini terket, hiçbir şey olmamış gibi oyun oynamaya başla... Olacak iş değil, ama olmuş işte... Durumu şöyle etraflıca düşündüğümde, yaptığım işin ne kadar korkunç olduğunu anlıyorum. Ya bıçak sivri uçlu ve keskin olsaydı? Ya kolları kuvvetli bir çocuk olsaydım? Saygıdeğer avukat bey ve zarif eşlerinin küçük canavar kızları ıslahevinde...
-İlk suçunuzu ne zaman işlediniz?
-Altı yaşımda adam bıçakladım abi...
-Eyvallah, abi. Saygılar...
Özellikle kadın kısmısı, sevimli ve acar görünmek istediklerinde "Ben çocukken çok yaramazmışım, ele avuca sığmazmışım, erkekleri bile dövermişim" gibi beyanlarda bulunurlar. Ben de şunu söyleyebilirim: "Ben çocukken çok yaramazmışım, kapıcımızın oğlunu bıçaklamışım. Ne sevimliyim değil mi???
Bırrrr! İçim soğudu.
Aslında bunları, şu bağlamayı yapmak için anlattım: Ben çocukken çok sinirliydim. Öyle böyle değil. Bana en çok şu soruyu sorduklarını hatırlıyorum: "Niye celallendin yine?"
Homur homur gezinirdim ortalıkta. En çok da -kendimce- bana haksızlık yapıldığını, hakkımın yendiğini, verdiğim emeklerin takdir görmediğini hissettiğim zamanlarda... Ablamı ezmeye çalıştıkları zaman, herşeyi ana-babalarına şikayet ettikleri zaman, cadaloz cadaloz mızıkçılık yaptıkları zaman, oyuncaklarını sinir sinir elletmedikleri zaman oyun oynadığım çocuklara kan kustururdum. Çok etkili sözler de öğrenmiştim: "Bi çakarım, bi de duvardan yersin!!!" Bak bak bak... Sağlam meydan okuma!
Bir de, sinirlenmemden keyif alan, suratımın aldığı şekilleri görmek için damarıma damarıma basan, başını babamın ve arkadaşlarının çektiği bir grup vardı, onlar ayrı... Çocukluğumun korkulu rüyaları...
İnsan çocuklukta hesapsızca yaşıyor duygularını, hesapsızca da aktarıyor.
Büyüdükçe işler değişiyor. Hesapsızca aktarılan duygular, birer birer hesap edilmeye, kabul görülmeyecekler elenip kalanlar aktarılmaya başlıyor. Hesabını bozanlar dışlanıyor. O yüzden susup oturmayı, temkinli davranmayı, içimize atmayı, yapana susup en yakınlarımıza patlamayı, tükürüklere "yarabbi şükür" demeyi, "elalem ne der" korkusu yaşamayı öğreniyoruz, sakin kalıyoruz nispeten. Gürül gürül akan çeşmeye gerekli durumlarda akan kontollü bir musluk takıyoruz mutsuz ola ola: Toplumsal musluk...
Sakin kalmanın, musluğu söküp atmanın bir yolu var: Olgunlaşmak.
İnsan nasıl olgunlaşıyor?
En sevdiklerinin ölümünü yaşadığında... O kadar büyük bir acıyla karşılaşıyor ki, zaman içinde çevresindeki insanların "acı" dediği şeylere gülüp geçiyor.
En güvendiklerinin kalleşliklerine tanık olduğunda... O kadar büyük bir şaşkınlık yaşıyor ki, hayatın içindeki hiçbir kötü sürprize şaşırmıyor, olağan karşılıyor...
Bir çocuğun sorumluluğunu aldığında, daha doğrusu bir çocuğu dünyaya getirmekle 'hayat'a yetiştirmenin farkını anlayarak sorumluluğunu aldığında... O kadar büyük bir sorumluluk taşıyor ki, hayatta hiçbir acının, hiçbir yoksunluğun, hiçbir bencilliğin çocuğuna öyle ya da böyle zarar vermemesini sağlamak için dimdik ayakta duruyor...
Sonuç: Doğum, kazık ve ölüm insanları olgunlaştırıyor.
Olgunlaşmak... Değecekleri ve değmeyecekleri ayırabilmek. Hayatın ne kadar kısa olduğunun, hatta -bana göre- bir sınav olduğunun farkına varmak. Sığır gibi yaşamamak, ama değecek şeylere tepki göstermek. Kimseyi istediğimiz gibi davranmaya zorlamamak, olduğu gibi kabul etmek, kabul etmiyorsak "elveda" diyebilmek. Farklı altyapıların farkında olmak. Yapılana değil de, yapılma sebebine bakmak. Niyete bakmak. Cahilliği belki, ama manevi ahlaksızlığı affetmemek, tepki göstermek, ama kendini hırpalamadan. İçini rahat ettirecek kadar, tepkini gösterirken yaptıklarından sonradan utanmayacak kadar. Değmeyeceklere tepkisiz kalmak. "Zavallı" demek, kendi haline bırakmak. Mutsuz ya da sinirli görünerek onları amacına ulaştırmamak.
Son günlerde aklımı kurcalayan birşey var: Farkında olmadan, 7-8 ay kadar süren bir operasyonla sinirlerimi aldırdığımdan şüpheleniyorum. Zaman içinde, sindire sindire, ince ince her birini tek tek toplatmışım sanki... İncelik gerektiren, zamana yayılması gereken bir operasyonmuş ve sanki ben hasarsız, sapasağlam atlatmışım bu operasyonu... Uçarak çıkmışım ayılma odasından. Öyle hissediyorum. Hiçbir şeye kızmıyorum. Bir hoşgörü, bir memnuniyet, bir güleryüz gırla gidiyor...
Yalnız birşey var: Operasyon sırasında, ufak bir sinir parçasını bilerek ve isteyerek unutmuşlar vücudumda. Bana da demişler ki, bunu değecek yerlerde devreye sokarsan, sana faydası olur... Ota boka, değmeyecek insanlara kullanırsan, her seferinde katlanarak büyür, tüm vücudunu sarar ve yine o şampuanın bittiği için bile sinir krizleri yaşadığın günlerine dönersin...
Doktorlar gayet ciddi... Tehdit gayet etkili...
İş başa düştü: Sinir yok! Sinir yok! Acı yok! Koyunluk da yok!
Pazartesi, Nisan 17, 2006
AY, ÇOK BAŞARILIYIM
Başarılı mıyım?
Hangi konuda mı?
"Başarı" deyince, aklıma ilk ne geliyorsa, o konuda tabii ki...
İnsan, "başarılı mısın?" diye sorulunca, öyle olup olmadığına, ondan ne anladığını aklından geçirerek karar vermez mi?
Başarılıyım, çünkü çok param var.
Başarılıyım, çünkü "müdür" oldum.
Başarılıyım, çünkü iki oğlan anasıyım.
Başarılıyım, çünkü sınavdan geçtim.
Başarılıyım, çünkü (ya da) sınavda en yüksek notu aldım.
Başarılıyım, çünkü evim her daim temiz, ocağımda her akşam yemek pişer.
Başarılıyım, çünkü bütün komşular altın günlerinde benden börek çörek tarifi alır.
Başarılıyım, çünkü kocama her istediğimi aldırırım.
Başarılıyım, çünkü karıma 'höt' deyince yere yapışır.
Başarılıyım, çünkü topu en yükseğe ben dikiyorum.
Başarılıyım, çünkü tüm arkadaşlarım benden kuaförümün adresini ister.
Başarılıyım, çünkü çok severek yaptığım bir işim var.
Başarılıyım, çünkü çok arkadaşım var.
Başarılıyım, çünkü kelimeleri tersten okuyarak konuşabiliyorum.
Başarılıyım, çünkü istediğim adamı/kadını elde ettim.
Başarılıyım, çünkü ağlamaya başlar başlamaz her istediğim yapılır.
Başarılıyım, çünkü para biriktirip istediğim evi aldım.
Başarılıyım, çünkü evlenebildim.
Başarılıyım, çünkü boşanabildim......................
Dünya kadar başarı anlayışı...
Bir şeyleri başardığımızı düşünürken, onları başarırken kaybettiklerimizi de hesaba katıyor muyuz acaba?
Ufak bir matematik hesabı.
Toplama çıkarma hesabı.
Her 'başarılı' insanın becerebileceği bir hesap.
Aşağıda bana "evet yaaaa" dedirten bir başarı tanımlaması var. Arkadaşım gönderdi, cut-copy-paste ile burada da vücut buldu.
Karar verelim: Başarılı mıyız?
" BAŞARI ; sık sık gülmek ve çok sevmektir; Akıllı insanların saygısını ve çocukların sevgisini kazanmaktır; Dürüst eleştirmenlerin onayını almak; sahte dostların arkadan vurmalarına dayanmaktır; herkesteki en iyiyi bulmaktır; karşılık beklemeyi hiç düşünmeden kendiliğinden vermektir; Geride ister sağlıklı bir çocuk, ister kurtarılmış bir ruh, ister bir parça yeşil bahçe, ister iyileştirilen bir sosyal durum bırakarak dünyanın iyileşmesine katkıda bulunmaktır; Gönlünce eğlenmek ve gülmektir; tek bir kişi bile olsa, birinin sizin varlığınızdan ötürü daha rahat nefes aldığını bilmek ve tek bir kişinin bile sizden kasıtlı zarar görmediğini bilmektir; "
Ralph Waldo Emerson
Sonuç:
1. Başarılı olup olmadığım bana kalsın, illaki bilmem gerekiyorsa, bunu dostlarım söylesin.
2. Koyu renkli büyük tapajlar, hayatta kazık yediğim "başarılı" insanların bana karşı başarısızlıklarıdır.
3. "Akıllı insanların saygısını kazanmak" ne muhteşem bir tabir öyle... Ortalıkta yalakaların sahte saygısına şapka çıkarıp kıçı tavanda gezen o kadar aptal varken, cuk oturdu. İş hayatında "başarılı" olanların acaba kaçı işsiz kaldıklarında, yumuşak koltukları ellerinden alındığında ya da en iyi niyetlisi, emekli olduklarında o saygıyı eksiksiz bulacaklar?
4. "Çocukların sevgisi" dünyada kazanılması en zor sevgi hali. Çocuklar hesapsız... Sevgisinin karşılığında alacaklarının hesabını yapmaz sahte sahte. Sevmezse sevmez, bunu da dannn diye söyler ya da hemen belli eder. Zor sevgi, zor... Aslında buna "köpeklerin sevgisini kazanmak" şartını da ekleyebiliriz. Onlar çocuklardan da hesapsız. Adamın kokusundan anlarlar niyetini...
5. "Dürüst eleştirmen", acaba "dost acı söyler"le aynı şey mi oluyor? Etrafında sadece duymak istediklerini söyleyenleri bulunduran, kendini böyle iyi hissedip gaflet içinde yaşayan, onu sevenlerin acı ve haklı eleştirilerinden ve eleştiri sahiplerinden köşe bucak kaçan ne kadar çok yüreksiz var...
6. "Sahte dost" olur mu? Akıllının dostu, aptalın sahte dostu olur... Demincek belirtildiği üzere, dost acı söylediği için, aptal olan sahte dostlar edinir, günübirlik, yılıbirlik, dönemsel... İhtiyaç kalmayana kadar sürer dostluk ve olağan bir kazıkla son bulur.
7. "Kendiliğinden vermek"??? Hesap kitap yapmadan başkaları için iyilik yapmak? En azından başkaları için iyi dileklerde bulunmak, dua etmek??? Sen var günahını bile vermemek, yok ise ekmek.
8. "Sağlıklı çocuk", sadece gürbüz çocuk olmasa gerek... Şöyle kırmızı yanaklı, çok yiyen, çok hareket eden... Ya da zehir gibi çalışan bir beyni olan veya beynine sorumluluk sahibi ebeveynler tarafından rayiç bilgiler zerkedilen, para basılıp zeki çocuk haline getirilen... Kalpte hasar var mı kalpte? Güven? İnanç? Beyninde, istenildiği kadar zerke mahsur kalsın, hiç silemediği bir fotoğraf var mı, unutamayacağı? Ya kırgınlık?
9. "Birine kasıtlı zarar vermek" nasıl bir duygu? Başkalarının mutsuzluğundan mutlu olmak bu olsa gerek. Sahip olamamanın hırsı ya da kaybetmenin zıvanadan çıkmışlığı... Sorsanız "niye yaptın" diye, ya başarmayı çok istemiştir, ya o şeye sahip olmayı çok istemiştir, ya çok sevmiştir ya da hakkı yenmiştir... O da cezayı kesmiştir, aklısıra... aklı çapında... Hırsın en berbat hali... Yedi düvele zarar veren hali...
10. Bundan sonra yeğenlerimin "başarılı" olabilmeleri için daha fazla çaba göstereceğim.
11. Artık benim üç yeğenim var. O da çok başarılı olacak, eminim. Hem ballı, hem başarılı...
Hangi konuda mı?
"Başarı" deyince, aklıma ilk ne geliyorsa, o konuda tabii ki...
İnsan, "başarılı mısın?" diye sorulunca, öyle olup olmadığına, ondan ne anladığını aklından geçirerek karar vermez mi?
Başarılıyım, çünkü çok param var.
Başarılıyım, çünkü "müdür" oldum.
Başarılıyım, çünkü iki oğlan anasıyım.
Başarılıyım, çünkü sınavdan geçtim.
Başarılıyım, çünkü (ya da) sınavda en yüksek notu aldım.
Başarılıyım, çünkü evim her daim temiz, ocağımda her akşam yemek pişer.
Başarılıyım, çünkü bütün komşular altın günlerinde benden börek çörek tarifi alır.
Başarılıyım, çünkü kocama her istediğimi aldırırım.
Başarılıyım, çünkü karıma 'höt' deyince yere yapışır.
Başarılıyım, çünkü topu en yükseğe ben dikiyorum.
Başarılıyım, çünkü tüm arkadaşlarım benden kuaförümün adresini ister.
Başarılıyım, çünkü çok severek yaptığım bir işim var.
Başarılıyım, çünkü çok arkadaşım var.
Başarılıyım, çünkü kelimeleri tersten okuyarak konuşabiliyorum.
Başarılıyım, çünkü istediğim adamı/kadını elde ettim.
Başarılıyım, çünkü ağlamaya başlar başlamaz her istediğim yapılır.
Başarılıyım, çünkü para biriktirip istediğim evi aldım.
Başarılıyım, çünkü evlenebildim.
Başarılıyım, çünkü boşanabildim......................
Dünya kadar başarı anlayışı...
Bir şeyleri başardığımızı düşünürken, onları başarırken kaybettiklerimizi de hesaba katıyor muyuz acaba?
Ufak bir matematik hesabı.
Toplama çıkarma hesabı.
Her 'başarılı' insanın becerebileceği bir hesap.
Aşağıda bana "evet yaaaa" dedirten bir başarı tanımlaması var. Arkadaşım gönderdi, cut-copy-paste ile burada da vücut buldu.
Karar verelim: Başarılı mıyız?
" BAŞARI ; sık sık gülmek ve çok sevmektir; Akıllı insanların saygısını ve çocukların sevgisini kazanmaktır; Dürüst eleştirmenlerin onayını almak; sahte dostların arkadan vurmalarına dayanmaktır; herkesteki en iyiyi bulmaktır; karşılık beklemeyi hiç düşünmeden kendiliğinden vermektir; Geride ister sağlıklı bir çocuk, ister kurtarılmış bir ruh, ister bir parça yeşil bahçe, ister iyileştirilen bir sosyal durum bırakarak dünyanın iyileşmesine katkıda bulunmaktır; Gönlünce eğlenmek ve gülmektir; tek bir kişi bile olsa, birinin sizin varlığınızdan ötürü daha rahat nefes aldığını bilmek ve tek bir kişinin bile sizden kasıtlı zarar görmediğini bilmektir; "
Ralph Waldo Emerson
Sonuç:
1. Başarılı olup olmadığım bana kalsın, illaki bilmem gerekiyorsa, bunu dostlarım söylesin.
2. Koyu renkli büyük tapajlar, hayatta kazık yediğim "başarılı" insanların bana karşı başarısızlıklarıdır.
3. "Akıllı insanların saygısını kazanmak" ne muhteşem bir tabir öyle... Ortalıkta yalakaların sahte saygısına şapka çıkarıp kıçı tavanda gezen o kadar aptal varken, cuk oturdu. İş hayatında "başarılı" olanların acaba kaçı işsiz kaldıklarında, yumuşak koltukları ellerinden alındığında ya da en iyi niyetlisi, emekli olduklarında o saygıyı eksiksiz bulacaklar?
4. "Çocukların sevgisi" dünyada kazanılması en zor sevgi hali. Çocuklar hesapsız... Sevgisinin karşılığında alacaklarının hesabını yapmaz sahte sahte. Sevmezse sevmez, bunu da dannn diye söyler ya da hemen belli eder. Zor sevgi, zor... Aslında buna "köpeklerin sevgisini kazanmak" şartını da ekleyebiliriz. Onlar çocuklardan da hesapsız. Adamın kokusundan anlarlar niyetini...
5. "Dürüst eleştirmen", acaba "dost acı söyler"le aynı şey mi oluyor? Etrafında sadece duymak istediklerini söyleyenleri bulunduran, kendini böyle iyi hissedip gaflet içinde yaşayan, onu sevenlerin acı ve haklı eleştirilerinden ve eleştiri sahiplerinden köşe bucak kaçan ne kadar çok yüreksiz var...
6. "Sahte dost" olur mu? Akıllının dostu, aptalın sahte dostu olur... Demincek belirtildiği üzere, dost acı söylediği için, aptal olan sahte dostlar edinir, günübirlik, yılıbirlik, dönemsel... İhtiyaç kalmayana kadar sürer dostluk ve olağan bir kazıkla son bulur.
7. "Kendiliğinden vermek"??? Hesap kitap yapmadan başkaları için iyilik yapmak? En azından başkaları için iyi dileklerde bulunmak, dua etmek??? Sen var günahını bile vermemek, yok ise ekmek.
8. "Sağlıklı çocuk", sadece gürbüz çocuk olmasa gerek... Şöyle kırmızı yanaklı, çok yiyen, çok hareket eden... Ya da zehir gibi çalışan bir beyni olan veya beynine sorumluluk sahibi ebeveynler tarafından rayiç bilgiler zerkedilen, para basılıp zeki çocuk haline getirilen... Kalpte hasar var mı kalpte? Güven? İnanç? Beyninde, istenildiği kadar zerke mahsur kalsın, hiç silemediği bir fotoğraf var mı, unutamayacağı? Ya kırgınlık?
9. "Birine kasıtlı zarar vermek" nasıl bir duygu? Başkalarının mutsuzluğundan mutlu olmak bu olsa gerek. Sahip olamamanın hırsı ya da kaybetmenin zıvanadan çıkmışlığı... Sorsanız "niye yaptın" diye, ya başarmayı çok istemiştir, ya o şeye sahip olmayı çok istemiştir, ya çok sevmiştir ya da hakkı yenmiştir... O da cezayı kesmiştir, aklısıra... aklı çapında... Hırsın en berbat hali... Yedi düvele zarar veren hali...
10. Bundan sonra yeğenlerimin "başarılı" olabilmeleri için daha fazla çaba göstereceğim.
11. Artık benim üç yeğenim var. O da çok başarılı olacak, eminim. Hem ballı, hem başarılı...
Cuma, Nisan 14, 2006
ALO, KEMAL ABİ???
Kemal Abi, Kemal Abi...
Bugün alım satım işlemleri sırasında sabah 9.00'dan aklam 16.45'e kadar sürekli birşeylere para verdim... Cuzdanım ne olur olmaz diye yanıma aldığım son birikmişlerimle doluydu. Şimdi bomboş...
Ama canım arabamı eve getirirken girmediğim çukur kalmadı... Salaklığımdan değil. Yolların ortası çukur dolu.
En azından benim bugün Emniyette ve bankada saçtığım paracıklarla bizim mahallenin çukurlarını doldurabilir misin bi zahmet???
Bugün duyarlı vatandaş kisvesindeyim.
Bir de arabalı bir vatandaşım ve şımarıkım, kusura bakılmazsa...
Bugün alım satım işlemleri sırasında sabah 9.00'dan aklam 16.45'e kadar sürekli birşeylere para verdim... Cuzdanım ne olur olmaz diye yanıma aldığım son birikmişlerimle doluydu. Şimdi bomboş...
Ama canım arabamı eve getirirken girmediğim çukur kalmadı... Salaklığımdan değil. Yolların ortası çukur dolu.
En azından benim bugün Emniyette ve bankada saçtığım paracıklarla bizim mahallenin çukurlarını doldurabilir misin bi zahmet???
Bugün duyarlı vatandaş kisvesindeyim.
Bir de arabalı bir vatandaşım ve şımarıkım, kusura bakılmazsa...
Perşembe, Nisan 13, 2006
ÇOK İSTEDİM, OLDU
Ne demiştim???
Geçen Pazar günü için ne demiştim delirip de???
Ha?
Beni obsesiflikle suçlayanlar, bana 'sıyrık' diyenler! Cevap verin...
Ben geçtiğimiz Pazar günü için, "çok güzel şeyler olacak, lay lay lom dememiş miydim? Utanın ve kendinize gelin!
Geçen Pazar, uzun zamandır çok istediğim birşey için el sıkıştım!!
Evde öyle kösün kösün Pazar kahvaltısı yapıp gerdirirken, canı sıkılan eniştemin "kalk gidelim, biraz bakınalım" gibi, o uyuzluk şartları altında bana çok uzak gelen, ama küseceğini bildiğim için huysuz eniştemi kıramadığımdan kabul ettiğim bir teklifle kendimi dışarıda buldum... Normal şartlarda, Pazar günlerim için olağanüstü bir durum... Uğuruna inandığım için "ablamı da isterim" diye tutturdum, o da geldi homurdanarak.
Geçen Pazar günü için ne demiştim delirip de???
Ha?
Beni obsesiflikle suçlayanlar, bana 'sıyrık' diyenler! Cevap verin...
Ben geçtiğimiz Pazar günü için, "çok güzel şeyler olacak, lay lay lom dememiş miydim? Utanın ve kendinize gelin!
Geçen Pazar, uzun zamandır çok istediğim birşey için el sıkıştım!!
Evde öyle kösün kösün Pazar kahvaltısı yapıp gerdirirken, canı sıkılan eniştemin "kalk gidelim, biraz bakınalım" gibi, o uyuzluk şartları altında bana çok uzak gelen, ama küseceğini bildiğim için huysuz eniştemi kıramadığımdan kabul ettiğim bir teklifle kendimi dışarıda buldum... Normal şartlarda, Pazar günlerim için olağanüstü bir durum... Uğuruna inandığım için "ablamı da isterim" diye tutturdum, o da geldi homurdanarak.
Gezindik, gezindik veeee, arabamı buldum!!! Sahibiyle el sıkıştım!!! Yarın benim olacak!!!
Yarının tarihi ne?
14.04.2006
Peki bu tarih ne?
Benim aylardır dilediğim başka bir şeyin olması için kafamdan uydurduğum son gün.
".......................... , 14.04.2006'ya kadar olsun" diye dua ettiğim gün!
İster inaaan, ister inanma!
Kusura bakılmazsa artık bir arabam var, kimseyle uğraşamayacağım... İlgilenmem gereken bujiler, buji memeleri, şanzıman, silecek suyu, amortisör, turbo dizel motor, gergili emniyet kemeri gibi sorunlarım var...
Az olsun, benim olsun.
Bana da bu yakışırdı zaten...
Seni seviyorum annem, teşekkür ederim güzel Allah'ım.
Çarşamba, Nisan 12, 2006
ANNNEEEEE!
-Beyaz çamaşırlar kırmızı çamaşırlarla yıkanır mı canım annem? (Sakinim)
-Yıkanır tabi! Bana mı öğretiyorsun?
-Evet, ayıp değil ki, sen de yanlış yapabilirsin annnne! (Huylandım)
-Sen kendine bak... Sanki sen hiç atmıyorsun makineye beyazlarla kırmızıları...
-Ben mi? Bennnn mi? O kadar yıllık çamaşır makinesi geçmişimde bir tane bile küçülmüş kazak, rengi atmış siyah, kırmızıya bulanmış beyaz yokkk, annneee! (Sinirliyim)
-Benim de yok çok şükür.
-Annnee, anneee, bu neee? En sevdiğim beyaz gömlek kına mı yakmış kendi kendine? Bu senin ilk vukuatın mı? Hani o ilk işe başladığımda aldığım turuncu hırkayı, daha sonra aldığım siyah ceketi, beyaz bluzu hatırlatırım... Ütüyle yaktıklarını saymıyorum. Ağarttın beni be annem! (Zıvanadan çıktım)
-Hepsi tesadüf... Kötü şans... Sen bu kadar huysuz olmasan olmaz bunlar.
-Hı hıııııı... (Bezdim) N'olacak bu beyaz gömlek?
-Ben bilmem... Sen herşeyin en iyisini bilirsin. Kendin hallet.
- .......................... (Nutkum tutuldu)
-Terbiyesiz... Büyüdü de anneye iş yordam öğretiyor!
- .......................... (Otokontrol, otokontrol, otokontrol... Bunu da öğrendim nihayet. Sağol annneee! İlk adım, susmak. İkinci adım, mekandan uzaklaşmak. Üçüncü adım: Başka şeylerle ilgilenmek. Dördüncü adım: İntikam planları yapmakkkk!)
Yıllar sonra anneyle yaşamak...
Aynı evde, kendi düzenini kurmuş, kendi alışkanlıkları olan iki kadın...
Biri bardakları rafa ağzı açık koyar, öbürü ters çevirir... Biri masada yemek yemeyi sever, öbürü tepside... Biri televizyon bağımlısı, öbürü müzik... Birinin kulakları ağır işitmeye başladı, öbürü televizyonun gürültüsünden telefonla bile konuşamıyor...
İki huysuz... (O daha huysuz!!!)
Allah'ım, daha çok para!!! Kendi evim olmalı.
Annemin evi, özleyerek ziyaretine geldiğim, güzel yemeklerini yediğim, huzur bulup şekerleme yaptığım, şımardığım o eski ev olsun yine...
Yoksa annem tatlı, çok tatlı... Seviyorum kendisini. Hem de çok...
-Yıkanır tabi! Bana mı öğretiyorsun?
-Evet, ayıp değil ki, sen de yanlış yapabilirsin annnne! (Huylandım)
-Sen kendine bak... Sanki sen hiç atmıyorsun makineye beyazlarla kırmızıları...
-Ben mi? Bennnn mi? O kadar yıllık çamaşır makinesi geçmişimde bir tane bile küçülmüş kazak, rengi atmış siyah, kırmızıya bulanmış beyaz yokkk, annneee! (Sinirliyim)
-Benim de yok çok şükür.
-Annnee, anneee, bu neee? En sevdiğim beyaz gömlek kına mı yakmış kendi kendine? Bu senin ilk vukuatın mı? Hani o ilk işe başladığımda aldığım turuncu hırkayı, daha sonra aldığım siyah ceketi, beyaz bluzu hatırlatırım... Ütüyle yaktıklarını saymıyorum. Ağarttın beni be annem! (Zıvanadan çıktım)
-Hepsi tesadüf... Kötü şans... Sen bu kadar huysuz olmasan olmaz bunlar.
-Hı hıııııı... (Bezdim) N'olacak bu beyaz gömlek?
-Ben bilmem... Sen herşeyin en iyisini bilirsin. Kendin hallet.
- .......................... (Nutkum tutuldu)
-Terbiyesiz... Büyüdü de anneye iş yordam öğretiyor!
- .......................... (Otokontrol, otokontrol, otokontrol... Bunu da öğrendim nihayet. Sağol annneee! İlk adım, susmak. İkinci adım, mekandan uzaklaşmak. Üçüncü adım: Başka şeylerle ilgilenmek. Dördüncü adım: İntikam planları yapmakkkk!)
Yıllar sonra anneyle yaşamak...
Aynı evde, kendi düzenini kurmuş, kendi alışkanlıkları olan iki kadın...
Biri bardakları rafa ağzı açık koyar, öbürü ters çevirir... Biri masada yemek yemeyi sever, öbürü tepside... Biri televizyon bağımlısı, öbürü müzik... Birinin kulakları ağır işitmeye başladı, öbürü televizyonun gürültüsünden telefonla bile konuşamıyor...
İki huysuz... (O daha huysuz!!!)
Allah'ım, daha çok para!!! Kendi evim olmalı.
Annemin evi, özleyerek ziyaretine geldiğim, güzel yemeklerini yediğim, huzur bulup şekerleme yaptığım, şımardığım o eski ev olsun yine...
Yoksa annem tatlı, çok tatlı... Seviyorum kendisini. Hem de çok...
Salı, Nisan 11, 2006
ANAHTAR KİMDE?
Kadından kadına dost olur mu?
Pek çok kadın, marifetmiş gibi şunu söylüyor: Benim en iyi arkadaşlarımın hepsi erkek, kadından kadına dost olmaz... Hadi ya?
Böyle düşünmelerinin sebebi, bence, hayatlarının bir döneminde hemcins kazığı yemiş olmaları. Ama unuttukları birşey var: Kadınların birbirlerinden yedikleri kazık, genellikle karşı cins yüzünden. Zavallı erkekcik hiçbir şey yapmamış mıdır? Mesela, en basiti, her iki kadına da sonsuz sevgi sözleri söyleyip, masum masum aradan çekilip zavallı kadınların kafalarını tokuşturmalarını beklememiş midir?
Akıllı olun kadınlar, akıllı olun... Yaşadıklarıma, gördüklerime, yaşayanlardan tanık olduklarıma, duyduklarıma dayanarak söylüyorum: En iyi erkek, en kötü kadın kadar iyi. Onların bencilliklerinin, olgunlaşmamışlıklarının, uçkur sevdalarının kurbanı olup düşmeyin birbirinize... Onlar da iyi kendi hallerinde. Ama fazla birşey beklemeyin, oldukları gibi kabul edin... Sevin, aşık olun ama birbirinize düşmeyin, değmez. Benim babam da erkek, (babası kadın olan tanıyorsanız, haber verin, manayı anlamışsınızdır) hayatta en sevdiğim insan(dı), ama bu, bana göre gerçekleri değiştirmiyor.
(Okuyan da beni feleğin çemberinden geçmiş, sekiz koca eskitmiş Gönül Yazar bozması sanacak... Ya da kırpık saçlı, bakımsızlıktan dökülen, vücut hatları belli olmasın diye -kadın et değil ya- bol boloş giyinen, 'erkek' sözünü duyunca ideolojisi!! icabı fenalık geçiren feminist özentisi evde kalık abla... Bilmişlikten değil, iyi niyetten söylüyorum.)
"En iyi erkek, en kötü kadın kadar iyi" dedim ya, zannetmeyin ki, 'iyi'nin ve 'kötü'nün ölçüsü olmadığını, tarif edilemeyeceğini bilmiyorum. Bildiğim şey, 'kötü'nün zarar verdiği, o kadar...
Bu zarar vermenin haddi, erkeklerde daha fazla -bana göre-. Tabi ki bu da, bütün kadınlar zararsızdır anlamına gelmiyor. Kadın kısmısı klasmanında, erkek kısmısından bağımsız olarak çok kötüler de var, ayyyrı! Hak yemeyelim.
Onların neden 'kötü' olduklarını düşündüğümde, pek çok örnek canlandırdığımda kafamda, kötülüklerini erkeklere borçlu oldukları sonucuna varıyorum: Kocalarına, sevgililerine, babalarına, oğullarına, erkek kardeşlerine...
*Siz hiç damadına sırf 'damat' olduğu için kötülük yapan kız annesi gördünüz mü? Aynı anne, söz konusu olan oğlu olunca eli maşalı kaynana oluyor nedense... Ortalık, sırf 'gelin' olduğu için çeşitli düzeylerde kaynana eziyeti çeken, çekmese de kafası bozulan kadınlarla dolu.
*Erkek kardeşiyle evlenen kıza durup dururken -yüzüne gülse bile- hırs bileyen, aniden kardeşciğinin kıymetini bilen, geline ne alınıyorsa aynısını isteyen, aile eşrafını geline karşı dolduran görümce örneği de çok.
*Baba eziyetiyle büyüyüp karşısına çıkan ilk kısmete uçarcasına atlayıp kaçarak evden ayrılan, mutsuz olup çocuk çocuğu hırpalayan, üçüncü sayfa potansiyelli kadın? Onlar da çok.
*Sevgilisi güzel arkadaşına göz kaçamağı yaptı diye arkadaşını kalleşlikle suçlayıp sevgiliciğine toz kondurmayan aptal kadınlar yok mu?
*Sevgilisi/kocası karşı masadaki kıza baktı diye kızı fahişelikle suçlayanlar? Evet, evet...
*Kocası tarafından aldatılan kadının ilk hareket ve hakaret mercii kocası mı, öteki mi? Çin işi Japon işi, bunu yapan iki kişi velhasıl. Kadın bu kadar yapışkan olmasaymış, adam kanmazmış. Hadi ordan!
*Evli sevgilisinin karısıyla paylaştığı eve girip, karısıyla paylaştığı yatağa kendini atan kaç kadın var?
Evet, bu en beteri... Bir kadının ötekine yapabileceği en büyük kötülük. Erkekler anlamaz bunu. O kadın için nasıl bir hazdır bu kimbilir... Adam bu berbat hesaplardan habersiz bir kukladır, aslında aptallığın, saygısızlığın doruklarındayken, kendini aşkın doruklarında zannetmektedir.
Ne 'kötü' kadın değil mi?
Peki evin anahtarı kimin elindedir???
Pek çok kadın, marifetmiş gibi şunu söylüyor: Benim en iyi arkadaşlarımın hepsi erkek, kadından kadına dost olmaz... Hadi ya?
Böyle düşünmelerinin sebebi, bence, hayatlarının bir döneminde hemcins kazığı yemiş olmaları. Ama unuttukları birşey var: Kadınların birbirlerinden yedikleri kazık, genellikle karşı cins yüzünden. Zavallı erkekcik hiçbir şey yapmamış mıdır? Mesela, en basiti, her iki kadına da sonsuz sevgi sözleri söyleyip, masum masum aradan çekilip zavallı kadınların kafalarını tokuşturmalarını beklememiş midir?
Akıllı olun kadınlar, akıllı olun... Yaşadıklarıma, gördüklerime, yaşayanlardan tanık olduklarıma, duyduklarıma dayanarak söylüyorum: En iyi erkek, en kötü kadın kadar iyi. Onların bencilliklerinin, olgunlaşmamışlıklarının, uçkur sevdalarının kurbanı olup düşmeyin birbirinize... Onlar da iyi kendi hallerinde. Ama fazla birşey beklemeyin, oldukları gibi kabul edin... Sevin, aşık olun ama birbirinize düşmeyin, değmez. Benim babam da erkek, (babası kadın olan tanıyorsanız, haber verin, manayı anlamışsınızdır) hayatta en sevdiğim insan(dı), ama bu, bana göre gerçekleri değiştirmiyor.
(Okuyan da beni feleğin çemberinden geçmiş, sekiz koca eskitmiş Gönül Yazar bozması sanacak... Ya da kırpık saçlı, bakımsızlıktan dökülen, vücut hatları belli olmasın diye -kadın et değil ya- bol boloş giyinen, 'erkek' sözünü duyunca ideolojisi!! icabı fenalık geçiren feminist özentisi evde kalık abla... Bilmişlikten değil, iyi niyetten söylüyorum.)
"En iyi erkek, en kötü kadın kadar iyi" dedim ya, zannetmeyin ki, 'iyi'nin ve 'kötü'nün ölçüsü olmadığını, tarif edilemeyeceğini bilmiyorum. Bildiğim şey, 'kötü'nün zarar verdiği, o kadar...
Bu zarar vermenin haddi, erkeklerde daha fazla -bana göre-. Tabi ki bu da, bütün kadınlar zararsızdır anlamına gelmiyor. Kadın kısmısı klasmanında, erkek kısmısından bağımsız olarak çok kötüler de var, ayyyrı! Hak yemeyelim.
Onların neden 'kötü' olduklarını düşündüğümde, pek çok örnek canlandırdığımda kafamda, kötülüklerini erkeklere borçlu oldukları sonucuna varıyorum: Kocalarına, sevgililerine, babalarına, oğullarına, erkek kardeşlerine...
*Siz hiç damadına sırf 'damat' olduğu için kötülük yapan kız annesi gördünüz mü? Aynı anne, söz konusu olan oğlu olunca eli maşalı kaynana oluyor nedense... Ortalık, sırf 'gelin' olduğu için çeşitli düzeylerde kaynana eziyeti çeken, çekmese de kafası bozulan kadınlarla dolu.
*Erkek kardeşiyle evlenen kıza durup dururken -yüzüne gülse bile- hırs bileyen, aniden kardeşciğinin kıymetini bilen, geline ne alınıyorsa aynısını isteyen, aile eşrafını geline karşı dolduran görümce örneği de çok.
*Baba eziyetiyle büyüyüp karşısına çıkan ilk kısmete uçarcasına atlayıp kaçarak evden ayrılan, mutsuz olup çocuk çocuğu hırpalayan, üçüncü sayfa potansiyelli kadın? Onlar da çok.
*Sevgilisi güzel arkadaşına göz kaçamağı yaptı diye arkadaşını kalleşlikle suçlayıp sevgiliciğine toz kondurmayan aptal kadınlar yok mu?
*Sevgilisi/kocası karşı masadaki kıza baktı diye kızı fahişelikle suçlayanlar? Evet, evet...
*Kocası tarafından aldatılan kadının ilk hareket ve hakaret mercii kocası mı, öteki mi? Çin işi Japon işi, bunu yapan iki kişi velhasıl. Kadın bu kadar yapışkan olmasaymış, adam kanmazmış. Hadi ordan!
*Evli sevgilisinin karısıyla paylaştığı eve girip, karısıyla paylaştığı yatağa kendini atan kaç kadın var?
Evet, bu en beteri... Bir kadının ötekine yapabileceği en büyük kötülük. Erkekler anlamaz bunu. O kadın için nasıl bir hazdır bu kimbilir... Adam bu berbat hesaplardan habersiz bir kukladır, aslında aptallığın, saygısızlığın doruklarındayken, kendini aşkın doruklarında zannetmektedir.
Ne 'kötü' kadın değil mi?
Peki evin anahtarı kimin elindedir???
a)Kapıcının
b)Adamın annesinin
c)Kadının
d)Kadının kayınbiraderinin
e)Adam!!!'ın
Yaaa, işte öyle...
Benim kadın dostum var. Üç tane... Hepsini de özenle seçtim. Onlar da beni özenle seçtiler... Ortak özelliklerini söylüyorum:
1.Özgüvenleri yüksek. Bu nedenle başka kadınlara durduk yere bulaşma, çamur atma ihtiyacı duymuyorlar, kendileriyle ilgileniyorlar. Sahip olamadıklarına ulaşmak için erkeklerin aptallıklarından faydalanmıyorlar, kendilerini kepaze etmiyorlar. Kimsenin mutsuzluğundan mutlu olmuyorlar.
2.Özgüvenleri yüksek. Bu nedenle başka kadınlara durduk yere bulaşma, çamur atma ihtiyacı duymuyorlar, kendileriyle ilgileniyorlar. Sahip olamadıklarına ulaşmak için erkeklerin aptallıklarından faydalanmıyorlar, kendilerini kepaze etmiyorlar. Kimsenin mutsuzluğundan mutlu olmuyorlar.
3. Özgüvenleri yüksek. Bu nedenle başka kadınlara durduk yerde bulaşma, çamur atma ihtiyacı duymuyorlar, kendileriyle ilgileniyorlar. Sahip olamadıklarına ulaşmak için erkeklerin aptallıklarından faydalanmıyorlar, kendilerini kepaze etmiyorlar. Kimsenin mutsuzluğundan mutlu olmuyorlar...
Pazar, Nisan 09, 2006
CANIM ACIDI YİNE
Yazık...
Yılların hatırına yazık...
Ben ne yaptım ki?...
Gitmek istedi, "buyur, seni tutmayım" dedim.
Gelmek istedi, "canım çok acıyor, almayım" dedim.
O da gittiği ine döndü, 'mutlulukculuk' oynuyor, oynatılıyor.
Canım hala çok acıyor...
Bu seferki farklı bir acı: Ben kimim ki? Ben kimdim ki?
Yazık...
Yılların hatırına yazık.
Ben kime ne yaptım ki?
Bana kim, ne yaptırdı ki?
Kim kime zorla istemediği birşeyi yaptırabilir ki?
İsteyen istediğini yaptı, bir tek benim canım acıdı.
Acımayan canların, canı sağolsun.
Ben hala mutluyum, gerçekten mutluyum arada bir can acım azsa bile...
O da insanlık hali.
Yılların hatırına yazık...
Ben ne yaptım ki?...
Gitmek istedi, "buyur, seni tutmayım" dedim.
Gelmek istedi, "canım çok acıyor, almayım" dedim.
O da gittiği ine döndü, 'mutlulukculuk' oynuyor, oynatılıyor.
Canım hala çok acıyor...
Bu seferki farklı bir acı: Ben kimim ki? Ben kimdim ki?
Yazık...
Yılların hatırına yazık.
Ben kime ne yaptım ki?
Bana kim, ne yaptırdı ki?
Kim kime zorla istemediği birşeyi yaptırabilir ki?
İsteyen istediğini yaptı, bir tek benim canım acıdı.
Acımayan canların, canı sağolsun.
Ben hala mutluyum, gerçekten mutluyum arada bir can acım azsa bile...
O da insanlık hali.
Cuma, Nisan 07, 2006
YAZLIK YAZISI
"Burası ikimizin özel yeri olsun. Kimseye söyleme."
Evlerimizin bulunduğu sitenin karşısındaki şeftali bahçesinin köşesinde, bir kara dut ağacının doğal şemşiyesiyle kapanan minicik, sığınak gibi bir yer...
Bisikletle gezinirken bulduk orayı. Atilla ve ben. Mavi gözlü, neredeyse beyaza bakan sarı saçlı, kalın gür kaşlı, Atatürk gibi bir çocuk. 11-12 civarlarındayız... Her yaz, yaz başından sonbahar başına kadar gördüğüm ama -öyledir genellikle- ikimiz de Ankara'lı olmamıza rağmen Ankara'da görüşmediğim yazlık arkadaşım. Adı üstünde: Yazlık arkadaş. Kışlık arkadaşlar başka.
Çeteyiz o zaman. Bisiklet çetesi. Sürü gibiyiz. Yaramazlık da yapıyoruz, arama kurtarma operasyonu da... Adeta "Afacan Beşler" ya da "Gizli Yediler"iz. Ne beşleri yedileri, onbeşler, onyedileriz.
Çetebaşı Levent Abi. Seçimle geldi. Karşı blokta üst katta oturuyor. Köpekli Can Abi'lerin yanındaki evde. ("Ağabey" olarak yazmamakta ısrarlıyım. Gıcık bir görüntü veriyor.)
Levent Abi'ye aşığım için için. Hem yakışıklı, hem de topluca dondurma almaya gittiğimizde mesela, "önce kızlara verin" gibi kibar sözler sarfediyor. Bir kere bisikletten düştüğümde tüm çeteyi durdurup, bisikletinden inip yanıma gelip, yaramı yaprakla sarmıştı. Kahramanım Temel Reissss! Ben onun için küçük bir kızım. Ama sürekli yanında gezdirdiği, herkesden çok koruyup kolladığı, uydurduğu şiirlere katıla katıla güldüğü kız kardeş mahiyetindeydim. Bisikletinin kilit şifresini de bir ben bilirdim. Bir keresinde de, şişmanlıktan şortum bir uçtan bir uca yırtılmış, farkında değilim. Kulağıma usulca eğilip "Eve git de kot şortunu giy, o sana daha çok yakışıyor" demişti. Bu kadar da asil bir çocuk yani...
O zamanlar bir yıl bile çok önemli yaş farkı açısından.
-Kaçlısın?
-Yetmişbirli!
-Küçükmüşsün.
-Sen?
-Yetmişliyim...
Atilla'dan hiç hoşlanmıyorum aslında. Bana uyuz ve sinsi geliyor. Çekirdek bile ikram etsek, almıyor. Kimseden birşey almaz, kimseye de birşey vermezmiş. Tam adamım, tam! O şeftali bahçesine de görev gereği gitmiştik. Ölen kediye mezar yeri bulunacak!!! Levent Abi'ciğim de aramızı mı yapmaya çalışıyordu ne? Dönüşte de bisikletlerimizi girişe bağlayıp evlerimize kadar yürürken kolunu omzuma atmıştı uyuz Atilla... Ben de durumu idrak ettikten iki saniye kadar sonra bir anda bir tekerleme uydurup seke seke yürümeye başlamıştım. Doğal olarak Atilla'nın eli pat diye düşüvermişti omuzumdan. Salak Atilla... Bir süre sonra iyice gözümden düştü. Çetedeki bütün kızları birer birer malum şeftali bahçesine götürüp "Burası bizim yerimiz olsun, kimseye söyleme" demiş. Ablama bile! Atilla 'nın geleceğinin kadınlarla ilgili kısımlarının temelleri atılmaya başlamıştı o zamanlar herhalde. Ama bana kalırsa, "Atilla'nın zavallı kadınları" değil, "Zavallı Atilla" olacak gelecekte. (Olmuştur korkarım)
Melek vardı... Babası askerdi. Babasıyla siz'li biz'li konuşur ve ona şakadan değil, ciddi ciddi "generalim" derdi. General ve ailesi birkaç yıl sonra Amerika'ya gittiler. Derken, yıllaaar sonra, bir arkadaşımın üniversite mezuniyet töreni fotoğraflarında seçip tanıdım Melek'i... Sınıf arkadaşı... Selam gönderdim, o da bana gönderdi. Telefon numaramı gönderdim, aradı. Buluştuk, yemek yedik. Fotoğraflardan çok belli olmuyordu. Ayan beyan obez olmuş. Bir de lezbiyen... Kendi söylemişti, ordan biliyorum. İnsanın garibine gidiyor. Yeni yetme cılız kız çocuğu, 25 yaşında obez ...
Sedef vardı. Babası kuaför. Aydın'lılar. Beline kadar inen çadır gibi saçları var. Bir de çirkin, sormayın. Ama bu kadar mı cilveli olunur? Bazı kadınların ruhunda var bu herhalde. Gargamel gibi kız, herkesi peşinden koşturuyor; kalem gibi, güzeller güzeli ablam da "Can benden hoşlanmıyor" diye her gece ağlıyor.
Neyse ki canım Levent Abim, "Bu kızın gülmesi midemi bulandırıyor" demişti. Asil kadınlardan hoşlanacak büyüyünce, belli... (Öyle olmuştur, umarım)
Hasan-Hüseyin kardeşler ve kızkardeşleri Melike Sultan var. Çok zenginler, ama parayı gömen esnaf ailelerden... Gömün, gömün. Hasan ile Hüseyin az daha büyüyünce çıkaracaklar gömüyü ortaya, çatır çatır yiyecekler pavyonlarda. Gidişat öyle çünkü. Hasan, annesinin altın zincirini yürütüp Sedef'e hediye etti. (Herkes bilmiyor, Melike sır verdi. Annesine söylerse Hasan onu -yine- dövecekmiş.) Hüseyin Serkan'a sinirlenip bisikletinin lastiğini çakıyla paramparça etti ...
Ebru var, alt komşumuz. İstanbullu. Bir havalı giyiniyor ki... İstanbul havası. İmrene imrene bakıyoruz aklı evvel yeni yetme kız çocukları olarak. Mavi ojeli uzun tırnakları, pullu Converse'leri var. Bazen deri takımlar giyiyor. (Ben de arkası yırtık şortlarla dolaşıyorum!) O çocuk aklımla imrendiğim kıyafetlerin aslında görgüsüzlük abidesi olduklarını, şimdi düşününce anlıyorum. İsilik yapar o deri takımlar yaz sıcağında be!
Bizim orada gerçek sosyal hayat akşam yemeğinden sonra başlardı. Herkes akşama kadar yer, içer, siesta yapar, denize girer, okey-tavla oynar, basket atar, akşam olunca eve gelir, yemek yerdi. Herkes kendi yaşı çapında süslenir, dışarı çıkardı.
Nazilli'li Şebnem-Meltem kardeşler var. Öyle çok çıkamıyorlar geceleri dışarı. Açık hava sinemasına gideceğimiz zaman sadece... Ama onun da şartları var: Babaları önce yan komşuları olan sinema sahibine o akşamki filmin kızları için uygun olup olmadığını soruyor. Uygunsa, kızlar bizimle grup içinde, baba ve anne arkamızda bir yerlerde oturmak suretiyle sinemaya geliyorlar.
Şebnem'le Meltem'in babasının sinemaya geldiği günler çok sevimsiz. Korku filmi varsa eğer, hiçbir kız, yanındaki hoşlandığı çocuğa "Ay, çok korktum, bitince haber ver" deyip sarılamıyor. Film sıkıcıysa, hiçbir oğlan, yanındaki hoşlandığı kızın boynuna "Ay, uykum geldi, film bitince uyandır" diyerek kafasını düşüremiyor. Hiçbir birbirinden hoşlanan, aynı şişeden kola içemiyor, aynı çekirdek külahının içinde ellerini birleştiremiyor. Gardiyan baba...
O gardiyan baba, bir akşamüstü, bizim bloğun önüne, evinin de önüne, bir araba dolusu adamla geldi. Hiç unutmuyorum: Ebru bize fosforlu pembe oje sürüyordu, ön kapımızdaki avluda. Hepsi dut gibi, küp gibi... O bir araba dolusu adamın iki tanesinin topuklu tahta terlikli kısa şortlu sarışın ablalar olduğunu bir kahkaha bombardımanıyla arabadan topluca indiklerinde anladık. Kızların annesine aşağıdan bağıra bağıra, peltek peltek birşeyler söyledi gardiyan baba. Anne de bir iki dakika sonra bir çift plastik terlik ve gömlek gibi birşey verdi yanına gidip, ağlayarak eve döndü. Bir araba dolusu hayvan da, oyun havaları eşliğinde böğürerek arabaya doluşup şehire doğru yol aldı... Namuslu gardiyan baba...
Mercan vardı.. Ablası ve anneannesiyle gelirlerdi. Ev onların değildi. Her sene başka bir evi sezonluk kiralarlardı. Bu nedenle bazen yakın komşu olurduk, bazen uzak... Onunla çok eğlenirdik. Kendi kendimize yalandan radyo programları yapar, kıkır kıkır gülerdik. Herkes de bizi bayıla bayıla seyrederdi. Sonradan tiyatrocu oldu, dizilerde oynadı çok ünlü oldu. Belliydi, belli...
Bir de Murat'a aşık olmuştum bir süre. 'Uzaktan beğeni' mahiyetinde. Çok uğraşırdım onunla. Pişti filan oynarlarken çaktırmadan yere eğilip iki ayakkabısının iplerini birbirine bağlardım, kalkınca düşerdi. Nefret ederdi benden eminim...
Hamit de benden nefret ederdi. Önceleri çok severdi, ama bir akşam çok üzücü bir olay yaşadık!!! Ablasından kavga dövüş izin koparıp tek akşamlık giyebildiği beyaz merserize kazağına boylu boyunca pomfrit (pommes frittes, mon amour) sosu döktüm yanlışlıkla. O günden sonra ailecek benden uzak durdular.
Güneş, belki de ilk aşkımdı. (Aslında ilk aşkım, Tolga diye bir çocukmuş. 3-4 yaşında Bodrum'da vurulmuşuz birbirimize. Sabahtan akşama kadar kumda beraber oynayıp, öğle yemeği vakti gelince ağlaya ağlaya ayrılırmışız birbirimizden. Onun babası "Heh hheh, çapkın oğlum, yürekler de yakarmış" dedikçe babam çok bozulurmuş... Ne olacaksa bebelerin aşkından? Baba yüreği işte... Bunları hatırlamıyorum. Annem anlatmıştı)
O halde değiştiriyorum, Güneş benim hatırladığım ilk aşkımdı, herhalde. Tek bir yazlık... Sitemizin yegane gençlik fırtınası alanı "Shiwa Disco"da hediyesi şampanya olan bir yarışma yapılmıştı. Biz de Güneş'le katıldık. Şampanya'yı ne yapacaksak? Ne anlarız? Allah'ım, onları yaptığımı hatırladıkça, kendimden utanıyorum: Önce sandalye kapmaca, tek erkekler kategorisi... Sonra balon toplamaca, tek bayanlar kategorisi, veee en son, yoğurt içinden fındık bulmaca!!! Beş çiftiz. Koca birer tabak yoğurt. Kızlar oğlanlara yediriyor, oğlanların gözü bağlı... Bilirsiniz işte... Beni sinirsel bir gülme sardığı için Güneş'e yediremiyorum bile. Derkenn, Güneş fındığı buldu!!! Kazandık! Etrafımız sarıldı, alkışlar, ıslıklar ve evet, evet söylüyorum, Hotel California eşliğinde slow dans... (Allah'ım, küçücük kaldım) Şampanyayı Ata'nın ablası kaptı, götürdü. Biliyorum, plaja gittiler.
Bu yarışmadan sonra Güneş'le bir yakınlaşma, bir yakınlaşma... Güneş, ertesi akşam sinemada bana kolunu atmıştı. Atmakla kalmayıp, kolunu dolandırıp parmaklarını dudaklarımda gezdirmeye başlamışdı. Ben de panikleyip dudaklarımı "mmm" yapıp ağzımın içine kıvırmıştım. Çocukluk işte... Düşündükçe gülüyorum, hem kendime, hem de Güneş'e... Biraz da popüler oldum galiba. Ata, ben ne zaman Güneş'le yan yana yürüsem dirsek atıp aramıza giriyor. Ama ben de Güneş'ten hoşlanıyorum herhalde ki onu umursamıyorum. Bu hoşlaşma durumu, herhalde güzel birşeyler paylaşmanın sonucu gerçekleşti. İkimizin güzel bir anısı oldu, ondandır. İlişkileri ayakta tutan da bu değil mi? Paylaş, ortak geçmişini düşündüğünde yüzün hep gülsün.
Bu yazlık maceraları bana çok şey öğretmiş, farkına varmadan. Bugün, bu yaşadıklarıma şimdiki aklımla yorum yapabildiğimde farkediyorum bunu...
Çocukluğu çocuk gibi yaşamak, çocukken yoz küçük kadıncıklara dönüşmemiş olmak, arkadaşlık, kıymet bilme, temel sempati değerlerinin oluşması (benim Levent Abi'ye hayranlığım gibi), babaların hepsinin -benimki gibi- iyi olmadığını anlamak, annelerin hepsinin -benimki gibi- güçlü ve kişilikli olmadığını anlamak, erkeklerin daha çocuk yaşta bile, kitibiyoz kızlara hoş görünmek uğruna yapabildiği aptallıklar, boşverdikleri değerler, grup bilinci, dostluk bilinci... Bunların hepsi ve daha birsürü hatırlayamadığım görmüş geçirmişliklerim, ta o zamanlarda oluşmaya başlamış...
İyi ki yaşamışım be!
Evlerimizin bulunduğu sitenin karşısındaki şeftali bahçesinin köşesinde, bir kara dut ağacının doğal şemşiyesiyle kapanan minicik, sığınak gibi bir yer...
Bisikletle gezinirken bulduk orayı. Atilla ve ben. Mavi gözlü, neredeyse beyaza bakan sarı saçlı, kalın gür kaşlı, Atatürk gibi bir çocuk. 11-12 civarlarındayız... Her yaz, yaz başından sonbahar başına kadar gördüğüm ama -öyledir genellikle- ikimiz de Ankara'lı olmamıza rağmen Ankara'da görüşmediğim yazlık arkadaşım. Adı üstünde: Yazlık arkadaş. Kışlık arkadaşlar başka.
Çeteyiz o zaman. Bisiklet çetesi. Sürü gibiyiz. Yaramazlık da yapıyoruz, arama kurtarma operasyonu da... Adeta "Afacan Beşler" ya da "Gizli Yediler"iz. Ne beşleri yedileri, onbeşler, onyedileriz.
Çetebaşı Levent Abi. Seçimle geldi. Karşı blokta üst katta oturuyor. Köpekli Can Abi'lerin yanındaki evde. ("Ağabey" olarak yazmamakta ısrarlıyım. Gıcık bir görüntü veriyor.)
Levent Abi'ye aşığım için için. Hem yakışıklı, hem de topluca dondurma almaya gittiğimizde mesela, "önce kızlara verin" gibi kibar sözler sarfediyor. Bir kere bisikletten düştüğümde tüm çeteyi durdurup, bisikletinden inip yanıma gelip, yaramı yaprakla sarmıştı. Kahramanım Temel Reissss! Ben onun için küçük bir kızım. Ama sürekli yanında gezdirdiği, herkesden çok koruyup kolladığı, uydurduğu şiirlere katıla katıla güldüğü kız kardeş mahiyetindeydim. Bisikletinin kilit şifresini de bir ben bilirdim. Bir keresinde de, şişmanlıktan şortum bir uçtan bir uca yırtılmış, farkında değilim. Kulağıma usulca eğilip "Eve git de kot şortunu giy, o sana daha çok yakışıyor" demişti. Bu kadar da asil bir çocuk yani...
O zamanlar bir yıl bile çok önemli yaş farkı açısından.
-Kaçlısın?
-Yetmişbirli!
-Küçükmüşsün.
-Sen?
-Yetmişliyim...
Atilla'dan hiç hoşlanmıyorum aslında. Bana uyuz ve sinsi geliyor. Çekirdek bile ikram etsek, almıyor. Kimseden birşey almaz, kimseye de birşey vermezmiş. Tam adamım, tam! O şeftali bahçesine de görev gereği gitmiştik. Ölen kediye mezar yeri bulunacak!!! Levent Abi'ciğim de aramızı mı yapmaya çalışıyordu ne? Dönüşte de bisikletlerimizi girişe bağlayıp evlerimize kadar yürürken kolunu omzuma atmıştı uyuz Atilla... Ben de durumu idrak ettikten iki saniye kadar sonra bir anda bir tekerleme uydurup seke seke yürümeye başlamıştım. Doğal olarak Atilla'nın eli pat diye düşüvermişti omuzumdan. Salak Atilla... Bir süre sonra iyice gözümden düştü. Çetedeki bütün kızları birer birer malum şeftali bahçesine götürüp "Burası bizim yerimiz olsun, kimseye söyleme" demiş. Ablama bile! Atilla 'nın geleceğinin kadınlarla ilgili kısımlarının temelleri atılmaya başlamıştı o zamanlar herhalde. Ama bana kalırsa, "Atilla'nın zavallı kadınları" değil, "Zavallı Atilla" olacak gelecekte. (Olmuştur korkarım)
Melek vardı... Babası askerdi. Babasıyla siz'li biz'li konuşur ve ona şakadan değil, ciddi ciddi "generalim" derdi. General ve ailesi birkaç yıl sonra Amerika'ya gittiler. Derken, yıllaaar sonra, bir arkadaşımın üniversite mezuniyet töreni fotoğraflarında seçip tanıdım Melek'i... Sınıf arkadaşı... Selam gönderdim, o da bana gönderdi. Telefon numaramı gönderdim, aradı. Buluştuk, yemek yedik. Fotoğraflardan çok belli olmuyordu. Ayan beyan obez olmuş. Bir de lezbiyen... Kendi söylemişti, ordan biliyorum. İnsanın garibine gidiyor. Yeni yetme cılız kız çocuğu, 25 yaşında obez ...
Sedef vardı. Babası kuaför. Aydın'lılar. Beline kadar inen çadır gibi saçları var. Bir de çirkin, sormayın. Ama bu kadar mı cilveli olunur? Bazı kadınların ruhunda var bu herhalde. Gargamel gibi kız, herkesi peşinden koşturuyor; kalem gibi, güzeller güzeli ablam da "Can benden hoşlanmıyor" diye her gece ağlıyor.
Neyse ki canım Levent Abim, "Bu kızın gülmesi midemi bulandırıyor" demişti. Asil kadınlardan hoşlanacak büyüyünce, belli... (Öyle olmuştur, umarım)
Hasan-Hüseyin kardeşler ve kızkardeşleri Melike Sultan var. Çok zenginler, ama parayı gömen esnaf ailelerden... Gömün, gömün. Hasan ile Hüseyin az daha büyüyünce çıkaracaklar gömüyü ortaya, çatır çatır yiyecekler pavyonlarda. Gidişat öyle çünkü. Hasan, annesinin altın zincirini yürütüp Sedef'e hediye etti. (Herkes bilmiyor, Melike sır verdi. Annesine söylerse Hasan onu -yine- dövecekmiş.) Hüseyin Serkan'a sinirlenip bisikletinin lastiğini çakıyla paramparça etti ...
Ebru var, alt komşumuz. İstanbullu. Bir havalı giyiniyor ki... İstanbul havası. İmrene imrene bakıyoruz aklı evvel yeni yetme kız çocukları olarak. Mavi ojeli uzun tırnakları, pullu Converse'leri var. Bazen deri takımlar giyiyor. (Ben de arkası yırtık şortlarla dolaşıyorum!) O çocuk aklımla imrendiğim kıyafetlerin aslında görgüsüzlük abidesi olduklarını, şimdi düşününce anlıyorum. İsilik yapar o deri takımlar yaz sıcağında be!
Bizim orada gerçek sosyal hayat akşam yemeğinden sonra başlardı. Herkes akşama kadar yer, içer, siesta yapar, denize girer, okey-tavla oynar, basket atar, akşam olunca eve gelir, yemek yerdi. Herkes kendi yaşı çapında süslenir, dışarı çıkardı.
Nazilli'li Şebnem-Meltem kardeşler var. Öyle çok çıkamıyorlar geceleri dışarı. Açık hava sinemasına gideceğimiz zaman sadece... Ama onun da şartları var: Babaları önce yan komşuları olan sinema sahibine o akşamki filmin kızları için uygun olup olmadığını soruyor. Uygunsa, kızlar bizimle grup içinde, baba ve anne arkamızda bir yerlerde oturmak suretiyle sinemaya geliyorlar.
Şebnem'le Meltem'in babasının sinemaya geldiği günler çok sevimsiz. Korku filmi varsa eğer, hiçbir kız, yanındaki hoşlandığı çocuğa "Ay, çok korktum, bitince haber ver" deyip sarılamıyor. Film sıkıcıysa, hiçbir oğlan, yanındaki hoşlandığı kızın boynuna "Ay, uykum geldi, film bitince uyandır" diyerek kafasını düşüremiyor. Hiçbir birbirinden hoşlanan, aynı şişeden kola içemiyor, aynı çekirdek külahının içinde ellerini birleştiremiyor. Gardiyan baba...
O gardiyan baba, bir akşamüstü, bizim bloğun önüne, evinin de önüne, bir araba dolusu adamla geldi. Hiç unutmuyorum: Ebru bize fosforlu pembe oje sürüyordu, ön kapımızdaki avluda. Hepsi dut gibi, küp gibi... O bir araba dolusu adamın iki tanesinin topuklu tahta terlikli kısa şortlu sarışın ablalar olduğunu bir kahkaha bombardımanıyla arabadan topluca indiklerinde anladık. Kızların annesine aşağıdan bağıra bağıra, peltek peltek birşeyler söyledi gardiyan baba. Anne de bir iki dakika sonra bir çift plastik terlik ve gömlek gibi birşey verdi yanına gidip, ağlayarak eve döndü. Bir araba dolusu hayvan da, oyun havaları eşliğinde böğürerek arabaya doluşup şehire doğru yol aldı... Namuslu gardiyan baba...
Mercan vardı.. Ablası ve anneannesiyle gelirlerdi. Ev onların değildi. Her sene başka bir evi sezonluk kiralarlardı. Bu nedenle bazen yakın komşu olurduk, bazen uzak... Onunla çok eğlenirdik. Kendi kendimize yalandan radyo programları yapar, kıkır kıkır gülerdik. Herkes de bizi bayıla bayıla seyrederdi. Sonradan tiyatrocu oldu, dizilerde oynadı çok ünlü oldu. Belliydi, belli...
Bir de Murat'a aşık olmuştum bir süre. 'Uzaktan beğeni' mahiyetinde. Çok uğraşırdım onunla. Pişti filan oynarlarken çaktırmadan yere eğilip iki ayakkabısının iplerini birbirine bağlardım, kalkınca düşerdi. Nefret ederdi benden eminim...
Hamit de benden nefret ederdi. Önceleri çok severdi, ama bir akşam çok üzücü bir olay yaşadık!!! Ablasından kavga dövüş izin koparıp tek akşamlık giyebildiği beyaz merserize kazağına boylu boyunca pomfrit (pommes frittes, mon amour) sosu döktüm yanlışlıkla. O günden sonra ailecek benden uzak durdular.
Güneş, belki de ilk aşkımdı. (Aslında ilk aşkım, Tolga diye bir çocukmuş. 3-4 yaşında Bodrum'da vurulmuşuz birbirimize. Sabahtan akşama kadar kumda beraber oynayıp, öğle yemeği vakti gelince ağlaya ağlaya ayrılırmışız birbirimizden. Onun babası "Heh hheh, çapkın oğlum, yürekler de yakarmış" dedikçe babam çok bozulurmuş... Ne olacaksa bebelerin aşkından? Baba yüreği işte... Bunları hatırlamıyorum. Annem anlatmıştı)
O halde değiştiriyorum, Güneş benim hatırladığım ilk aşkımdı, herhalde. Tek bir yazlık... Sitemizin yegane gençlik fırtınası alanı "Shiwa Disco"da hediyesi şampanya olan bir yarışma yapılmıştı. Biz de Güneş'le katıldık. Şampanya'yı ne yapacaksak? Ne anlarız? Allah'ım, onları yaptığımı hatırladıkça, kendimden utanıyorum: Önce sandalye kapmaca, tek erkekler kategorisi... Sonra balon toplamaca, tek bayanlar kategorisi, veee en son, yoğurt içinden fındık bulmaca!!! Beş çiftiz. Koca birer tabak yoğurt. Kızlar oğlanlara yediriyor, oğlanların gözü bağlı... Bilirsiniz işte... Beni sinirsel bir gülme sardığı için Güneş'e yediremiyorum bile. Derkenn, Güneş fındığı buldu!!! Kazandık! Etrafımız sarıldı, alkışlar, ıslıklar ve evet, evet söylüyorum, Hotel California eşliğinde slow dans... (Allah'ım, küçücük kaldım) Şampanyayı Ata'nın ablası kaptı, götürdü. Biliyorum, plaja gittiler.
Bu yarışmadan sonra Güneş'le bir yakınlaşma, bir yakınlaşma... Güneş, ertesi akşam sinemada bana kolunu atmıştı. Atmakla kalmayıp, kolunu dolandırıp parmaklarını dudaklarımda gezdirmeye başlamışdı. Ben de panikleyip dudaklarımı "mmm" yapıp ağzımın içine kıvırmıştım. Çocukluk işte... Düşündükçe gülüyorum, hem kendime, hem de Güneş'e... Biraz da popüler oldum galiba. Ata, ben ne zaman Güneş'le yan yana yürüsem dirsek atıp aramıza giriyor. Ama ben de Güneş'ten hoşlanıyorum herhalde ki onu umursamıyorum. Bu hoşlaşma durumu, herhalde güzel birşeyler paylaşmanın sonucu gerçekleşti. İkimizin güzel bir anısı oldu, ondandır. İlişkileri ayakta tutan da bu değil mi? Paylaş, ortak geçmişini düşündüğünde yüzün hep gülsün.
Bu yazlık maceraları bana çok şey öğretmiş, farkına varmadan. Bugün, bu yaşadıklarıma şimdiki aklımla yorum yapabildiğimde farkediyorum bunu...
Çocukluğu çocuk gibi yaşamak, çocukken yoz küçük kadıncıklara dönüşmemiş olmak, arkadaşlık, kıymet bilme, temel sempati değerlerinin oluşması (benim Levent Abi'ye hayranlığım gibi), babaların hepsinin -benimki gibi- iyi olmadığını anlamak, annelerin hepsinin -benimki gibi- güçlü ve kişilikli olmadığını anlamak, erkeklerin daha çocuk yaşta bile, kitibiyoz kızlara hoş görünmek uğruna yapabildiği aptallıklar, boşverdikleri değerler, grup bilinci, dostluk bilinci... Bunların hepsi ve daha birsürü hatırlayamadığım görmüş geçirmişliklerim, ta o zamanlarda oluşmaya başlamış...
İyi ki yaşamışım be!
HAYATIMA NASIL GİRDİ? VOL.3
+Hamileyim galibaaa!
-Hey hoy, lay lay lom!
+Aldırıcam galibaaa!
-Ha?
+Aynı şeyleri ikinci kez yaşamak istemiyorum. Kilolarımın üstüne kilo binecek, lohusa depresyonu, baba depresyonu, aileler yarışıyor curcunası, hangimizin annesinin kucağında daha çok durdu çekişmeleri, uykusuzluk, yorgunluk, karışıklık... Korkuyorum be kardeş...
-Saçmalama, doğuracaksın! Yüzüne bakmam, yeğenimin üzerine yemin ederim. (En etkili yeminim)
Hala yüz yüze bakıyoruz ablayla.
Tamam, bir insanı vücuda getiren, birbirine aşık leyleklerdir herşeyden önce. (Baba leylek, anne leyleğe "al karım, seni seviyorum, bu da sevgimin ibaresi tohumum"der. Olay böyle başlar. Belki de hikayenin içinde leylek yoktu... Yoktu, değil mi? İnsan anne babaydı onlar...)
Ama burada durum, farklı. Tohumu yapan onlar da, tohumun toprağa kavuşması için hayatını ortaya koyacak bir damarla ısrar eden, benim.
Ona her baktığımda, ama öyle alelade değil, içim kopa kopa baktığımda, gözlerim dolar. Bir insanın hayatta olmasının (hayat bulmasının değil) en büyük sebebi olmak garip bir duygu. Bir yanda gurur ve sahiplenme, diğer yanda tarif edilemez bir sorumluluk duygusu.
Ben kimsenin hayatını kurtarmadım. (Aslında kurtardım, ama bu, çok az kişinin bildiği, acı bir hikayedir.) Sadece, birinin hayata gelmesi için, ona hayat verene ölümüne baskı yaptım. "Yüzüne bakmam dedim, ölümü gör dedim, karar vermenin sorumluluğu ve onu kaybetmenin acısını taşıyabilir misin dedim, korkma dedim, beraber bakarız dedim, oğluma bir kardeşi çok görme dedim, sen olmasan ben, ben olmasam sen ne yapardın ey kardeşlik dedim, dedim de dedim... Tutturdum da tutturdum... Tuttuğumu da kopardım.
Bundan sekiz yıl kadar önce, abisi gibi hummalı bir doğum hikayesiyle değil de, göz açıp kapayana kadar dünyaya gelen ikinci oğlum doğdu.
Aslında doğumuna, dünyaya gelmesine karar verilmesinde sadece benim payım olduğunu düşünmek, fazla sahiplenici. Ama ben öyle hissetmek, öyle bilmek istiyorum. Garip bir şekilde hoşuma gidiyor. Zaten annesi de, "bu, tamamen senin eserin" diyor. Koltuklarımın kabarmasından kollarım havada geziyorum.
Sen yaşıyorsun, çünkü ben, sen daha milimetrik bir organizmayken, kalbin henüz oluşmamışken, o kocaman kara gözlerinin bu kadar güzel olacağı ve beyaz rengin sana bu kadar yakışacağı belli değilken, yaşamanı çok çok çok istedim.
Hani ağlak demagojik söylemler vardır: "Şu dünyaya gelmeyi ben mi istedim ulan? Ben mi seçtim? Keşkem getirmeseydiniz beni bu yalan dünyaya!"
Demez, derse üzüntümden ölürüm, kahrolurum.
Yine garip bir şekilde, tüm bunlardan ötürü, onun mutluluğundan annesi babası kadar kendimi de sorumlu tutuyorum.
Ay, bir de bana benzetmiyorlar mı onu? "Yok canım, bu benim güzelleşmiş halim" diyorum ama, için için mutluluktan çatlıyorum. Güzel ya da çirkin, şu dünyada bana benzeyen bir çocuk var.
Annem diyor, huyları da benziyormuş.
Mağrurluktan çatlar, asla özür dilemez... Gönlünü almak için sevgi gösterileri yeterlidir. Pohpohlanmayı sever. Dalga geçildiğinde hırsından çatlar. Koklamaya, kucak kucağa yumulmaya bayılır. Damarı tutunca o masum suratı yirmi yıl yaşlanır. O ne celallenmek öyle! Esti mi tam eser. Sakin sakin kendi başına arabalarıyla oynarken bir hışımla gider odasına, yarım bıraktığı resmini boyamaya başlar. Gel-git akıl... İşgüzardır. Boyu yetişmeye başladığından beri, evdeki tüm gereksiz ışıkları o söndürür söylene söylene. Eşyalarını sahiplenir, sevmediği kimseye elletmez... Sinsiliği, gizliliği hiç bilmez.
Hep şunu merak ediyorum: Bir insan, kendi çocuğunu daha fazla nasıl sevebilir? (Her iki yeğenim için geçerli)
Cevap veriyorlar: Anne olunca anlarsın...
Anlamaya çalışıyorum, kendimi zorluyorum, daha öte bir sevgi hissedemiyorum. Üst limitteyim. Canımı verme limiti...
Anne olacak mıyım acaba?
Eskiden çok üzülürdüm, kahrolurdum. Yaş otuzu geçti, adam benim doğuracağım bir çocuğu istemiyor diye... Derken yaş otuzbeş etti, adam gitti...
Şimdi fikirlerim değişti. Anne olmak o kadar önemli değil, annelik yapmak önemli. Bir çocuğun mutluluğu için çabalamak, kalbinde en ufak kalıcı hasara sebep olmamak, sevdiklerine ve kendine güven duymasını sağlamak, kendinden önce onu düşünmek, ona doğru değerler verip, düzgün bir insan haline getirmek herşeyin üzerinde.
Yoksa onu en iyi okula gönderip, kızı baleye oğlanı tenise yazdırıp (şu yazdırma tabiri komiktir), gerekli durumlarda özel dersler aldırıp, tatil köylerinde bakıcılara palyaçolara teslim etmekle yasak savılmıyor.
Ona iyi örnek olabiliyor musunuz, bu önemli. Sizden, sizin düzeninizden ve hayata tavrınızdan ne gördüyse, hayatta üç aşağı beş yukarı onu tekrarlayacak, bunun farkında mısınız? Ona örnek olabilecek kadar kendinize güveniyor musunuz?
Evli sevgilisiyle küçük çocuğunu bir arada bulundurabilen ve durumu çocuğunu rahatsız edecek hale kadar getirip babaya yapılan bir şikayetle enselenen evli kadınlara da "anne" deniyor da...
Yine saygıyla eğiliyorum.
Perşembe, Nisan 06, 2006
1.DERS:BUDALALAR
Budalalar, tüketim sektörünün en değerli müşterileridir.
Giyim kuşam budalaları,
Güzellik ve kozmetik budalaları,
Teknolojik alet edevat budalaları,
Ev dekorasyonu budalaları,
Yemek budalaları,
.
.
.... diye uzaaar, giderler.
Budalaların bir kısım ortak özellikleri vardır, arzedeyim:
1. Zengindirler, ya da öyle görünürler. Zengin olanların büyük kısmı parayı sonradan bulmuşlardır.
2. Ne istediklerini bilmezler. Neye sahip olmaları gerektiği, onlara üreticiler tarafından öğretilir.
3. Genellikle kendilerini o ürünleri satanlara teslim ederler. Satıcılar onları ayakta karşılayıp "amman efendim, cannım efendim nidalarıyla en afilli koltuklarına oturturlar. Çay, kahve, duruma göre viski, şarap ikram ederler. Eeee, büyük kek'ten küçük ikramları esirgememek gerekir.
4. Kendi zevkleri yoktur. Fiziklerine, ruhlarına, evlerine neyin yakışıp neyin aykırı olacağına dair fikirleri yoktur.
5. Kendini toplum içinde kabul ettirmenin yolunun 'yeni mi çıktı, sahip ol' kuralından geçtiğini zannederler.
6. Tatillerde kendilerini en moda otellere kapatıp, birbirlerini seyrederler. Birbirleri yerine denizi seyretmeleri için, denizi seyretmenin "trendy" olması gerekir.
7. Arada bir bazıları garip modalar uydurur... Büyük ihtimalle elalemi sallamayan ve kesinlikle zengin birinin üzerinde gördükleri birşeydir, canı öyle istediği için öyle giyinmiştir. Mesela file gömlek altına şalvar giymiştir... Bunu gören ilk budala, yeni bir moda akımı başladı zanneder ve panikle onlardan edinir. Diğer budalalar da onu takip eder.
8. Birbirlerini uzun aralıklarla gören budalalar, birbirlerinin karşısına asla bir önceki gömlekleriyle, bir önceki ayakkabılarıyla, bir önceki takılarıyla ve hatta bir önceki cep telefonlarıyla çıkmaz... Ayıptır.
9. Yeni çıkana parası yetmeyen budala ya yeni'ye bok atar, ya da yeni'nin hükmü kalmayana kadar kendini toplumdan soyutlar...
10. Budalaların kendilerini rehabilite ettikleri çok az görülür.
İsterseniz, şimdi de kısaca temel budala çeşitlerini gözden geçirelim:
1. GİYİM KUŞAM BUDALALARI:
Vitrinde gördüklerini ya da zengin mahallelerde insanların üzerinde en çok gördüklerini alırlar. Çarşı pazar dolaşmazlar. Küçük bir mağazada tezgahtara dünya kadar kazak indirip hiçbir şey almadan çıkınca, tezgahtarın yüzündeki surat ifadesini bilmezler. Öğle tatillerini, hafta sonlarının bir kısmını Akmerkez, Armada gibi tahammül ötesi yerlerde para yiyerek geçirirler. Dergilerde gördükleri, TV'de izledikleri fashion show'lardaki kıyafetlerin sokakta giyilebileceğini düşünürler, düşünmekle kalmayıp icra ederler.
Genellikle belli mağazalara giderler. Değinildiği üzere, buralarda hürmetle karşılanırlar. Mağazayı gezmez, koltukta oturup giymesine karar verilenlerin kendisi için hazırlanmasını beklerler. Erkek için kravat, kadın için ayakkabı gibi en en kişilik göstergesi ürünleri bile kendileri seçmezler.
Kiminin vücut yapısı bir kısım "trend"lere son derece aykırıdır. Mesela poposu yere çeyrek kala giden kadınlar, düşük belli capri giymekte bir beis görmezler. Ya da koca burunlu adamlar son derece "trendy" şatafatlı bir gözlüğün o koca burunlarına daha da bir ihtişam kattığının farkına varmazlar.
Giyim kuşamlarında en ufak bir ince detaya, kişilikleriyle örtüşen ufak bir mesaja rastlayamazsınız.
Yaz geliyor... Şöyle "trendy" mekanlara gidip gözlerinizi gezdirirseniz, bunlardan bir sürüsüne rastlarsınız. Evet, bir sürü... Ya da sadece "sürü".
2. GÜZELLİK ve KOZMETİK BUDALALARI
Bunların durumu daha da vahimdir. Çünkü zaten tüm medya, bu işten para kıranlar tarafından desteklenmektedir.
Selülit kremleri alıp başını yürüdüğünden ve selülit savaşcısı kahraman aletlere binlerce dolar yatırım yapılıp güzellik salonlarındaki yerlerini aldıklarından beri, televizyon kanallarında her gün yüzlerce kızgın parmak, zavallı kadıncıkların olağan selülitlerini gözümüze sokup, utanç verici bir durummuş gibi beynimize kazımaktadır. (Sezen Aksu'yu seviyorum. Ne demişti? "Onlar selülit değil ki, popo gamzesi")
Kadın dergileri, sürüyle para verip reklam veren güzellik ürünleri ve kozmetik üreticilerinin maymunu olmuş durumda. Biri "No, no, noooooo! Asla sür elastin portik protein içeren kremlerinizi sürmeden sokağa adım atmayın" diyor, mesela. Öbürü de diyor ki, (sizin için test ediyor!!!) "kullandım, ilk randevumuzda başını döndürdüm. Bacaklarım mermer gibi sertleşti gerçekten. Yalnız, etkisi 6 saat sürüyor. Bu süreyi iyi değerlendirin.Elinizi çabuk tutun kızlaaaar!" Eeee, ya kız yatıya kalacaksa? Nerede mermer bacak? Yazık değil mi adamcağıza...
Yaşlanmak, hayatın gerçeği, olağan bir süreçken, yaşadığımızı bize hatırlatan güzel kırışıklıklarımızdan tiksinir hale geldik.
Ok gibi, tül gibi kirpiklere yazılan şiirler de anlamını yitirdi. Şimdilerde maşallah, herkesin fırça gibi kirpikleri var.
Saçları dalga dalga beline kadar dökülen kadınlar önümüzde, arkamızda, sağımızda, solumuzda. Yarıdan fazlası yalancı saç...
Keman kaş mı? Herkesde var.
Boncuk gözler? Renk renk, seç beğen tak.
Kiraz dudaklar? Öğle tatilinde gidip sıktırıver iki bişey...
Kilo mu aldın? Gerek yok öyle spora, debelenmeye, aç kalmaya. Yat masaya, abidik gubidik aletler mıncıklasın seni.
Bu yüzden durumları çok vahim bu budala kısmısının. Bir kere güzel ya da yakışıklı olmamak gibi şansları yok, ortalık "güzel ve yakışıklı oldurulur" tabelalarıyla dolu. Üstelik 'güzel' ve yakışıklı' kavramları da bu sektör tarafından belirlenir. Yarın bir gün herkes onların belirlediği ölçülere ulaşınca ne olacak? "Bu sene tahta göğüs moda"diyecekler mesela. Haydin masaya yatalım, memeler tahta olacaaaak! Bu tabela sahipleri, onlar olmasa nasıl para kazanacak? Acaba hizmetleri arasında "asalet kazandırılır", "kitap okuma öğretilir", "kendine güven kazandırılır" ya da "kendine, kendine saygı duyduğun için özen göstermenin yolları" gibi konular da var mı?
3. TEKNOLOJİK ALET EDEVAT BUDALALARI
Bunlar genellikle erkekler arasından çıkar. Bu budalalar arasında, en büyük ekran televizyona sahip olmak, en çok CD çalan müzik seti edinmek, evi 50 metrekare bile olsa en yüksek ses sistemine sahip olmak, bilmem kaç megapiksel (doğru mu) ekran fotoğraf makinesi edinmek (Ara Güler onlarla çekmiyor ama), 1 nokta 3 santimetre inceliğinde laptop'un olması büyük gurur kaynağıdır. Birbirlerinin evlerine gittiklerinde, küçük çocukların oyuncak sepetlerini alaşağı edip arkadaşlarına oyuncaklarını göstermeleri gibi bir sevinçle, son oyuncaklarının showuna başlarlar. Çoğu da, çoğu aletini tam kapasiteyle kullanmasını bilmez. Aletlerinin içinde, ne işe yaradığını bilmedikleri bir sürü düğme vardır. Ama olsun, ona sahiptirler.
Teknoloji üreticileri de bu budalaca zaafiyeti uzuun yıllar önce keşfetmiş durumdadır. Her yıl yeni televizyon, yeni laptop, yeni kamera, yeni müzik seti üretirler. Tanıtım broşürlerine de, bu budalaların okusa da (okuyanı çok çok azdır, o da hava atma esnasında özelliklerini eksiksiz sıralayabilmek için) anlamayacakları yeni birtakım özellikler eklendiği iddia edilir. Bizim budalalar da, geçen yıl avuçla para ödedikleri cam gibi gösteren, billur sesli televizyonlarından aniden soğuyarak, yenisini alma planları yaparlar.
Bu tipler, en çok zararı keselerine verir. Var ki veriyorlar kardeşim, bana ne? Çocuğunun karısının rızkından kesip verecek değil ya?
4. EV DEKORASYONU BUDALALARI
Bunlar ise, genellikle kadınlar arasından çıkar.
Herşeyden önce, 'ev'in yaşanan, sığınılan, rahat edilen, huzur veren bir yer olduğunun bilincinde değildirler. Evin ruhu olduğunu ise rüyalarında bile görmezler. Ev, başkaları gelince göğüs kabara kabara dolaştırılacak, tek tek odaları gösterilecek bir maldır onlar için.En revaçtaki mobilyacıya, en afilli perdeciye, en pahalı mutfak aletcisine (yeni bir meslek dalı keşfettim!), en egzantrik tasarımların yapıldığı adı çıkmış bir aksesuarcıya gidilir, alınır, gelinir. Zontrik bir gazoz açacağına avuç dolusu para verirler. Genellikle -adı çıkmış ya- İtalyan ürünlerine kıymet verirler.
Ya da ev bir dekoratöre teslim edilir. Dünyanın en zevkli dekoratörü bile olsa, o evde yaşayan kadının elinin, zevkinin değmediği eve ev demem ben.
Salonlarında dergilerden fırlama koltuk takımları vardır. İyi para basılmıştır onlara. Ama en ufak bir kıvrımı ya da kumaşının yumuşaklığına bile kendileri karar vermemişlerdir. En mutlu anlarını sabitledikleri fotoğraflarının çerçeveleri bile başkasının zevkinin ürünüdür. Eşyalar şıktır, pahalıdır, ama evde yaşayanların ruhlarına ilişkin en ufak bir ibare yoktur. Kalıp gibi, mum gibidir.
Aptal görünen, ama anısı olan basit bir biblo bile yerleştirilmez herhangi bir yere.
Mutfağa yerleştirilen onca alet, onca tabak çanak çok az kullanılır. Evini düzmekten aciz kadın mutfağa girip yemek mi yapacak?
Olsun, düşmanları çatlasın. Evinin herrr bir şeyi ennn iyisinden, ennn güzelindendir.
Bu tipler ise, en çok kocalarının keselerine zarar verirler.
5. YEMEK BUDALALARI
En komik, en gülünesi budala tipleri bunlar arasından çıkar.
Moda olan her yemeği yerler. İçlerinden öğürseler bile, dış sesleri şöyledir: "hımmmm delicious!!"
Allahın balığını allahın sirkeli pirinciyle basıp, abidik otlarla sarıp, önlerine sürülen, fazokato mato (atıyorum) sushi'yi gerçekten kaç kişi severek yiyor acaba? Biri çıkıp "sushi, Japon varoşlarının en birinci yemeğiymiş" dese kaç kişi kalır "en sevdiğim yemek sushi'dir" diyen? Ananızdan Capon mu doğdunuz?
Damak zevki sonsuz çeşitliliktedir, öyle de... moda diye çiğ balık da yenmez be güzelim! Aç mı gezdin de onu buldun günler sonra...
İtalya, Çin tamam. Adamlarda mutfak kültürü var. Ama yok Kore böcüğü, yok Fransız muşmulası, yok Amerikan patatesi...
Umarım birgün, şu pek takipçisi oldukları zengin idollerinden biri çıkıp "kuru fasulye-pilavı hiçbir şeye değişmem" der. Ya da "bu toprakların yemek kültürü dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar zengin..."
Bu budalalar da, zararı hem keselerine, hem de midelerine verir.
Saygıyla eğiliyorum!!!
Giyim kuşam budalaları,
Güzellik ve kozmetik budalaları,
Teknolojik alet edevat budalaları,
Ev dekorasyonu budalaları,
Yemek budalaları,
.
.
.... diye uzaaar, giderler.
Budalaların bir kısım ortak özellikleri vardır, arzedeyim:
1. Zengindirler, ya da öyle görünürler. Zengin olanların büyük kısmı parayı sonradan bulmuşlardır.
2. Ne istediklerini bilmezler. Neye sahip olmaları gerektiği, onlara üreticiler tarafından öğretilir.
3. Genellikle kendilerini o ürünleri satanlara teslim ederler. Satıcılar onları ayakta karşılayıp "amman efendim, cannım efendim nidalarıyla en afilli koltuklarına oturturlar. Çay, kahve, duruma göre viski, şarap ikram ederler. Eeee, büyük kek'ten küçük ikramları esirgememek gerekir.
4. Kendi zevkleri yoktur. Fiziklerine, ruhlarına, evlerine neyin yakışıp neyin aykırı olacağına dair fikirleri yoktur.
5. Kendini toplum içinde kabul ettirmenin yolunun 'yeni mi çıktı, sahip ol' kuralından geçtiğini zannederler.
6. Tatillerde kendilerini en moda otellere kapatıp, birbirlerini seyrederler. Birbirleri yerine denizi seyretmeleri için, denizi seyretmenin "trendy" olması gerekir.
7. Arada bir bazıları garip modalar uydurur... Büyük ihtimalle elalemi sallamayan ve kesinlikle zengin birinin üzerinde gördükleri birşeydir, canı öyle istediği için öyle giyinmiştir. Mesela file gömlek altına şalvar giymiştir... Bunu gören ilk budala, yeni bir moda akımı başladı zanneder ve panikle onlardan edinir. Diğer budalalar da onu takip eder.
8. Birbirlerini uzun aralıklarla gören budalalar, birbirlerinin karşısına asla bir önceki gömlekleriyle, bir önceki ayakkabılarıyla, bir önceki takılarıyla ve hatta bir önceki cep telefonlarıyla çıkmaz... Ayıptır.
9. Yeni çıkana parası yetmeyen budala ya yeni'ye bok atar, ya da yeni'nin hükmü kalmayana kadar kendini toplumdan soyutlar...
10. Budalaların kendilerini rehabilite ettikleri çok az görülür.
İsterseniz, şimdi de kısaca temel budala çeşitlerini gözden geçirelim:
1. GİYİM KUŞAM BUDALALARI:
Vitrinde gördüklerini ya da zengin mahallelerde insanların üzerinde en çok gördüklerini alırlar. Çarşı pazar dolaşmazlar. Küçük bir mağazada tezgahtara dünya kadar kazak indirip hiçbir şey almadan çıkınca, tezgahtarın yüzündeki surat ifadesini bilmezler. Öğle tatillerini, hafta sonlarının bir kısmını Akmerkez, Armada gibi tahammül ötesi yerlerde para yiyerek geçirirler. Dergilerde gördükleri, TV'de izledikleri fashion show'lardaki kıyafetlerin sokakta giyilebileceğini düşünürler, düşünmekle kalmayıp icra ederler.
Genellikle belli mağazalara giderler. Değinildiği üzere, buralarda hürmetle karşılanırlar. Mağazayı gezmez, koltukta oturup giymesine karar verilenlerin kendisi için hazırlanmasını beklerler. Erkek için kravat, kadın için ayakkabı gibi en en kişilik göstergesi ürünleri bile kendileri seçmezler.
Kiminin vücut yapısı bir kısım "trend"lere son derece aykırıdır. Mesela poposu yere çeyrek kala giden kadınlar, düşük belli capri giymekte bir beis görmezler. Ya da koca burunlu adamlar son derece "trendy" şatafatlı bir gözlüğün o koca burunlarına daha da bir ihtişam kattığının farkına varmazlar.
Giyim kuşamlarında en ufak bir ince detaya, kişilikleriyle örtüşen ufak bir mesaja rastlayamazsınız.
Yaz geliyor... Şöyle "trendy" mekanlara gidip gözlerinizi gezdirirseniz, bunlardan bir sürüsüne rastlarsınız. Evet, bir sürü... Ya da sadece "sürü".
2. GÜZELLİK ve KOZMETİK BUDALALARI
Bunların durumu daha da vahimdir. Çünkü zaten tüm medya, bu işten para kıranlar tarafından desteklenmektedir.
Selülit kremleri alıp başını yürüdüğünden ve selülit savaşcısı kahraman aletlere binlerce dolar yatırım yapılıp güzellik salonlarındaki yerlerini aldıklarından beri, televizyon kanallarında her gün yüzlerce kızgın parmak, zavallı kadıncıkların olağan selülitlerini gözümüze sokup, utanç verici bir durummuş gibi beynimize kazımaktadır. (Sezen Aksu'yu seviyorum. Ne demişti? "Onlar selülit değil ki, popo gamzesi")
Kadın dergileri, sürüyle para verip reklam veren güzellik ürünleri ve kozmetik üreticilerinin maymunu olmuş durumda. Biri "No, no, noooooo! Asla sür elastin portik protein içeren kremlerinizi sürmeden sokağa adım atmayın" diyor, mesela. Öbürü de diyor ki, (sizin için test ediyor!!!) "kullandım, ilk randevumuzda başını döndürdüm. Bacaklarım mermer gibi sertleşti gerçekten. Yalnız, etkisi 6 saat sürüyor. Bu süreyi iyi değerlendirin.Elinizi çabuk tutun kızlaaaar!" Eeee, ya kız yatıya kalacaksa? Nerede mermer bacak? Yazık değil mi adamcağıza...
Yaşlanmak, hayatın gerçeği, olağan bir süreçken, yaşadığımızı bize hatırlatan güzel kırışıklıklarımızdan tiksinir hale geldik.
Ok gibi, tül gibi kirpiklere yazılan şiirler de anlamını yitirdi. Şimdilerde maşallah, herkesin fırça gibi kirpikleri var.
Saçları dalga dalga beline kadar dökülen kadınlar önümüzde, arkamızda, sağımızda, solumuzda. Yarıdan fazlası yalancı saç...
Keman kaş mı? Herkesde var.
Boncuk gözler? Renk renk, seç beğen tak.
Kiraz dudaklar? Öğle tatilinde gidip sıktırıver iki bişey...
Kilo mu aldın? Gerek yok öyle spora, debelenmeye, aç kalmaya. Yat masaya, abidik gubidik aletler mıncıklasın seni.
Bu yüzden durumları çok vahim bu budala kısmısının. Bir kere güzel ya da yakışıklı olmamak gibi şansları yok, ortalık "güzel ve yakışıklı oldurulur" tabelalarıyla dolu. Üstelik 'güzel' ve yakışıklı' kavramları da bu sektör tarafından belirlenir. Yarın bir gün herkes onların belirlediği ölçülere ulaşınca ne olacak? "Bu sene tahta göğüs moda"diyecekler mesela. Haydin masaya yatalım, memeler tahta olacaaaak! Bu tabela sahipleri, onlar olmasa nasıl para kazanacak? Acaba hizmetleri arasında "asalet kazandırılır", "kitap okuma öğretilir", "kendine güven kazandırılır" ya da "kendine, kendine saygı duyduğun için özen göstermenin yolları" gibi konular da var mı?
3. TEKNOLOJİK ALET EDEVAT BUDALALARI
Bunlar genellikle erkekler arasından çıkar. Bu budalalar arasında, en büyük ekran televizyona sahip olmak, en çok CD çalan müzik seti edinmek, evi 50 metrekare bile olsa en yüksek ses sistemine sahip olmak, bilmem kaç megapiksel (doğru mu) ekran fotoğraf makinesi edinmek (Ara Güler onlarla çekmiyor ama), 1 nokta 3 santimetre inceliğinde laptop'un olması büyük gurur kaynağıdır. Birbirlerinin evlerine gittiklerinde, küçük çocukların oyuncak sepetlerini alaşağı edip arkadaşlarına oyuncaklarını göstermeleri gibi bir sevinçle, son oyuncaklarının showuna başlarlar. Çoğu da, çoğu aletini tam kapasiteyle kullanmasını bilmez. Aletlerinin içinde, ne işe yaradığını bilmedikleri bir sürü düğme vardır. Ama olsun, ona sahiptirler.
Teknoloji üreticileri de bu budalaca zaafiyeti uzuun yıllar önce keşfetmiş durumdadır. Her yıl yeni televizyon, yeni laptop, yeni kamera, yeni müzik seti üretirler. Tanıtım broşürlerine de, bu budalaların okusa da (okuyanı çok çok azdır, o da hava atma esnasında özelliklerini eksiksiz sıralayabilmek için) anlamayacakları yeni birtakım özellikler eklendiği iddia edilir. Bizim budalalar da, geçen yıl avuçla para ödedikleri cam gibi gösteren, billur sesli televizyonlarından aniden soğuyarak, yenisini alma planları yaparlar.
Bu tipler, en çok zararı keselerine verir. Var ki veriyorlar kardeşim, bana ne? Çocuğunun karısının rızkından kesip verecek değil ya?
4. EV DEKORASYONU BUDALALARI
Bunlar ise, genellikle kadınlar arasından çıkar.
Herşeyden önce, 'ev'in yaşanan, sığınılan, rahat edilen, huzur veren bir yer olduğunun bilincinde değildirler. Evin ruhu olduğunu ise rüyalarında bile görmezler. Ev, başkaları gelince göğüs kabara kabara dolaştırılacak, tek tek odaları gösterilecek bir maldır onlar için.En revaçtaki mobilyacıya, en afilli perdeciye, en pahalı mutfak aletcisine (yeni bir meslek dalı keşfettim!), en egzantrik tasarımların yapıldığı adı çıkmış bir aksesuarcıya gidilir, alınır, gelinir. Zontrik bir gazoz açacağına avuç dolusu para verirler. Genellikle -adı çıkmış ya- İtalyan ürünlerine kıymet verirler.
Ya da ev bir dekoratöre teslim edilir. Dünyanın en zevkli dekoratörü bile olsa, o evde yaşayan kadının elinin, zevkinin değmediği eve ev demem ben.
Salonlarında dergilerden fırlama koltuk takımları vardır. İyi para basılmıştır onlara. Ama en ufak bir kıvrımı ya da kumaşının yumuşaklığına bile kendileri karar vermemişlerdir. En mutlu anlarını sabitledikleri fotoğraflarının çerçeveleri bile başkasının zevkinin ürünüdür. Eşyalar şıktır, pahalıdır, ama evde yaşayanların ruhlarına ilişkin en ufak bir ibare yoktur. Kalıp gibi, mum gibidir.
Aptal görünen, ama anısı olan basit bir biblo bile yerleştirilmez herhangi bir yere.
Mutfağa yerleştirilen onca alet, onca tabak çanak çok az kullanılır. Evini düzmekten aciz kadın mutfağa girip yemek mi yapacak?
Olsun, düşmanları çatlasın. Evinin herrr bir şeyi ennn iyisinden, ennn güzelindendir.
Bu tipler ise, en çok kocalarının keselerine zarar verirler.
5. YEMEK BUDALALARI
En komik, en gülünesi budala tipleri bunlar arasından çıkar.
Moda olan her yemeği yerler. İçlerinden öğürseler bile, dış sesleri şöyledir: "hımmmm delicious!!"
Allahın balığını allahın sirkeli pirinciyle basıp, abidik otlarla sarıp, önlerine sürülen, fazokato mato (atıyorum) sushi'yi gerçekten kaç kişi severek yiyor acaba? Biri çıkıp "sushi, Japon varoşlarının en birinci yemeğiymiş" dese kaç kişi kalır "en sevdiğim yemek sushi'dir" diyen? Ananızdan Capon mu doğdunuz?
Damak zevki sonsuz çeşitliliktedir, öyle de... moda diye çiğ balık da yenmez be güzelim! Aç mı gezdin de onu buldun günler sonra...
İtalya, Çin tamam. Adamlarda mutfak kültürü var. Ama yok Kore böcüğü, yok Fransız muşmulası, yok Amerikan patatesi...
Umarım birgün, şu pek takipçisi oldukları zengin idollerinden biri çıkıp "kuru fasulye-pilavı hiçbir şeye değişmem" der. Ya da "bu toprakların yemek kültürü dünyanın hiçbir yerinde olmadığı kadar zengin..."
Bu budalalar da, zararı hem keselerine, hem de midelerine verir.
Saygıyla eğiliyorum!!!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



